tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Yazı – Resim

HAZIRLAYAN : ZELİHA SAYILI KÜÇÜK

GİRİŞ

İslam dininde Hz. Muhammed’den sonra inancın sembolü olarak beliren en önemli kişi olan Hz.Ali’nin İslam sanatındaki yerini yalnızca tasvirleriyle sınırlamak doğru değildir. Bu niteliği diğer tüm alanlarda olduğu gibi, kültürün güzel sanatlardaki yansımalarında da çok belirgindir. Hz. Ali’nin Peygambere yakınlığı,kızının eşi, torunlarının babası olması gibi, bir de İslam dininin kurumlaşmasında bilge ve yeni inancın yayılması sırasında, din savaşlarında büyük yararlılıklar göstermesi bir din savaşçısı ve kahraman kimliği de yüklemiştir. İşte İslam kültürünün sanatsal yansımalarında Halifenin (Hz.Ali’nin)bu nitelikleri onun imgesinin belirlenmesinde yönlendirici olmuştur. Sanat dünyasında Hz. Ali’nin dini, tarihi ve efsanevi kimlikleri kimi zaman ayrı ayrı,kimi zaman birlikte,örtüşmüş olarak karşımıza çıkar.(OCAK,A.Y.,2005:217-218[1])


HZ.ALİ

Hz. Ali, M.600 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir.Hz.Muhammed’in amcası Ebu Talib’in en küçük oğludur. Annesi Esed’in kızı Fatıma’dır. Hz.Ali ; “aslan” anlamında “Haydar” , “Allah’ın güçlü aslanı” anlamında “Esedullahi’l-galip”, Allah’ın rızasını kazanmış anlamında “El-murtaza” gibi lakaplarla anılmıştır. Künyesi, Arap adetine göre ilk oğulun adına nispetle “ Hasan’ın babası” anlamına gelen “Ebu’l hasan” ve Hz. Muhammed tarafından verilen “Toprak babası” anlamına gelen “Ebu Turab”’ dır. (KUTLU,S.2006:170).

Hz. Ali beş yaşından, Mekke’de hicrete kadar Hz. Muhammed’in evinde kalmıştır. Hz.Muhammed’in  peygamberliğine ilk iman edenlerden ve Hz. Muhammed’le ilk namaz kılanlardan olduğu bilinmektedir. İslam’ın yayılmasında her zaman Hz. Muhammed’e destek olmuştur. Hz. Muhammed Hz. Ali’yi kendisine kardeş seçmiştir. (KUTLU,S.2006:170-171).

Hz. Ali, Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatıma ile evlenmiş ve bu evlilikten Hasan, Hüseyin ve ölü doğan Muhsin adlı oğulları ile Zeyneb ve Ümmü Gülsüm adlı kız çocukları dünyaya gelmiştir. Hz. Hasan’ın nesli genelde “şerif”, Hz. Hüseyin’in nesli ise “seyyid” ünvanıyla bilinir. (KUTLU,S.2006:171)

Hz. Ali, Hz. Muhammed ile birlikte Tebük dışındaki bütün savaşlara katılmış, bu savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiştir.(KUTLU,S.2006:170-171). Hz. Ali, Müslümanlar arasında ilim, takva, ihlas, samimiyet, fedakarlık, şevkat, merhamet ve kahramanlık gibi yüksek ahlaki ve vasıflar bakımından özel bir yere sahiptir. Aynı zamanda Müslümanlar arasında kahramanlık ve cesaretin simgesi olmuştur.(KUTLU,S.2006:173)

Hz. Ali, 4. Halifedir.  H.40/M.661 yılında (63 yaşında),  Kufe’de, bir harici olan Abdurrahman b. Mülcem tarafından zehirli bir hançerle bir sabah namazında öldürülmüştür. Hilafeti 4 yıl 9 ay sürmüştür.(KUTLU,S.2006:172-173)

Hz.Ali, geleneksel olarak hep güzel yazı yazanların başına yerleştirilmiştir. Hz.Ali’nin özellikle kufi yazının yaratıcısı ve ebru tarzda yazının en üstün uygulayıcısı oldğuna inanılır.(OCAK,A.Y.,2005:218[2])

ŞİİLİK(ŞİA) 

Şia, Arapçada (şy’a) kökünden gelme bir kelimedir ve yaygın olarak “taraftar, yardımcı, fırka” anlamlarına gelir.. Terim olarak Şia, Hz.Muhammed’in vefatından sonra, Hz.Ali ve Ehl-iBeytini (Hz.Muhammed’in ailesi) halifeliğe(imamet)en layık kişi olarak gören ve onu nass[3] ve tayinle “meşru” halife kabul eden; ondan sonraki halifelerinde onun soyundan gelmesi gerektiğine inanan toplulukların ortak adı olmuştur. Ancak “Şia”, Şia’nın fırka olarak ortaya çıkışına kadar, “taraftar” anlamında, Arap dilinde sık sık kullanılmış bir kelimedir. Genel anlamdaki bu kullanış, Hz. Hüseyin’ in Kerbela’ da şehit edilişinden sonraya kadar devam etmiştir.Bu hadiseden kısa bir süre sonra,Emevilere karşı Hz. Hüseyin’in intikamını almak ve Hz.Ali ve soyunun haklarını aramak, onun soyuna yardım etmek için toplananları ve onlara taraftar olanları ifade etmeye başlamıştır. Bu, aynı zamanda ilk Şii fırkalarının, siyaset sahnesinde yavaş yavaş vücut bulmaya başlamalarının da en erken tarihidir.(FIĞLALI,1980:86)

            Şiiliğin doğuş zamanı hakkında değişik görüşler bulunmaktadır. Şii kaynaklar, bu fırkanın, Hz.Muhammed’in sağlığında doğduğunu ve daha o zamanlar, Hz.Ali’nin üstünlüğünü kabul ederek onun tarafını tutanların bir topluluk olarak “Ali Şiası”nı meydana getirdiklerini ileri sürer. Bazı yazarlar; Hz.Muhammed’in vefatından sonra Hz.Ali’nin meşru halife olduğu talebiyle, baştan sona siyasi bir hareket olarak başladığını söyler.Bir kısım yazara göre, siyasi bir hareket şeklinde, Hz. Osman’ın şehit edilişinden sonra ortaya çıkmıştır.Başka bir araştırmacı da “Şia, tartışmalarıİslam içinde, Hz. Muhammed devrinde ortaya çıkan, siyasi tavırları Hz. Osman’ın öldürülmesinden sonra netleşen ve Hüseyin’in öldürülmesinden sonra da sadece kendilerine yol gösteren anlamında tabir edilen, istiklal kazanan bir kitleleşme hareketidir” der. (FIĞLALI,1980:87)

            Diğer fırkalarda olduğu gibi Şiilik de İslam’da ana bünyeden, yani cemaatten ayrılarak yine İslam içinde vücut bulan bir zümreleşme hareketidir. (FIĞLALI,1980:88).  H.65/M.684 yıllarında fiilen ortaya çıkarak Hz.Hüseyin’in intikamını almak üzere toplanan ve onun yardımına gelmedikleri için dövünerek tövbe edenlerin oluşturduğu “tevvabün”(tövbe edenler) hareketi, Şia’nın bir ıstılah haline gelişinin ,yani İslam içinde siyasi bir kitleleşme hareketinin başlamakta oluşunun ilk belirtileridir.

            İslam tarihinde, Hz. Hüseyin’in şehadetinden sonra Emevilere karşı Ehl-i Beyt adına ayaklanan ilk şahıs Hz. Hüseyin’in torunu İmam Zeyd b. Ali b. El-Hüseyin (H.122/M.740)’dir. Onun, Hişam b. Abdilmelik zamanındaki isyanı başarısızlıkla sonuçlanmışsa da, fikirlerini devam ettiren oğlu Yahya(H.125/M.743) ile birlikte “Zeydiyye” ortaya çıkmıştır.

            Daha sonra, bugünkü “İmamiyye” fırkasınca altıncı imam olarak görülen Cafer es-Sadık (H.148/M.765)’ın ölümünden sonra, Ehl-i Beyte bağlananlar arasında ihtilaf çıkmış ve bir kısmı, onun büyük oğlu İsmail’i imam tanıyarak ayrılmışlar ve böylece “İsmailiyye”’yi meydana getirmişlerdir.Bu arada,Ehl-i Beyte taraftar olduklarını söyleyen kitleler ve ya onlar adına ortaya çıkanlar,daima ahenkten mahrum ve sürekli itilaf halinde bulunduklarından, belli isimleri olan ve ya isimsiz bir çok fırkaya ayrılmışlardır. Bunlar arasında, en son şekillenen de “İmamiyye” fırkası olmuştur. Bu mezhep de ortaya çıktıktan sonra, son imamla ilgili olarak, isimsiz bir çok fırkaya ayrılmıştır.(FIĞLALI,1980:90)

Şii’liğin temel yaklaşimi; Hz. Muhammed’den sonra halifeliğin Hz. Ali’nin hakkı olduğu halde ona verilmediği şeklindedir. Hz. Ali’den sonra da onun çocukları Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin ve daha sonra babadan-oğula bir silsile ile devam eder. Burada ilki Hz.Ali olan 12 İmam İnancı, Şii-Caferiyye mezhebi ile Alevilikte ortaktır.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:12)

Şiilik de bir devlet dinidir. İran Araplardan önce bir uygarlığa sahip olduğu için, Arap uygarlığı, varolduğu biçimiyle oraya yerleşemezdi. Perslerin, Sasanilerin egemen olduğu alanlar Şiiliğin egemen olduğu alanlar olmuşlardır. Şiilik İslam’ın İran uygarlığına adapte olmuş biçimidir denilebilir. Ama Aleviliğin ne uygarlıkla ne de devletle ilişkisi yoktur. (KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:12)

(Alevilik ve Alevi Hareketi Üzerine Yazılar, demir küçükaydın)

ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK

1.Alevilik

Alevilik,Hz. Ali’ye bağlılık noktasında birleşen çeşitli dini ve siyasi gruplar için kullanılan bir terimdir.Sözlükte “Ali’ye mensup” anlamına gelir. Alevi terimi İslam kültür tarihinde Hz. Ali soyundan gelenler anlamında; ayrıca siyasi, tasavvufi ve itikadi[4] anlamda kullanılmıştır. Hz. Ali soyundan, oğulları Hasan, Hüseyin, Muhammed b. Hanefiyye, Ömer ve Abbas vasıtasıyla gelenlere Alevi denilmiştir. Emeviler’in son dönemlerinden itibaren Hz. Ali’nin soyundan gelenler, özellikle Hasan ve Hüseyin’in neslinden olanlar için şerif, seyyid  gibi lakaplar yanında Alevi terimi  de kullanılmaya başlanmış ve daha sonraki devirlerde devam etmiştir. Emevi ve Abbasi devirlerinde iktidara karşı Hz. Ali soyuna mensup çevrelerde beliren hareketlerde Alevi terimi kendini göstermiş, fakat Hz. Ali soyu ile hiçbir bağı bulunmayan çevreler de, sadece hareketlerinde ilerlemek ve yaygınlık kazandırmak için kendilerini Aleviliğe dahil etmişlerdir. (OCAK,A.Y.,368-369[5])

İslam siyasi tarihinde ise bu terim ilk defa hilafetle ilgili anlaşmazlıklar sırasında kullanılmaya başlamıştır. Hz. Peygamber’in vefatıyla ortaya çıkan ve üçüncü halifenin öldürülmesinden sonra da şiddetlenen hilafet tartışmalarında, Ali tarafını tutanlara el-Aleviyye veya Şiatü Ali (Ali’ye bağlı olanlar, Ali taraftarları) denilmiştir.Bu anlamıyla Alevi terimi Hz. Ali taraftarlarından oluşan siyasi topluluğu ifade eder. Bununla birlikte, Abbasiler’in iktidarı boyunca merkezi idarenin zayıflaması sonucu İslam dünyasının çeşitli yerlerinde ortaya çıkan ve yerel idareyi ellerine geçiren veya bağımsız devletler kurabilen sülaleler de kendilerinin Hz. Ali soyuna dahil olduklarını göstermek için Alevi terimini kullanmışlardır.(OCAK,A.Y.,368-369[6])

Alevi terimi tasavvufta bazı tarikatların ortak adı olarak da kullanılmıştır. Tasavvufun 11. yüzyıldan itibaren tarikatlar şeklinde teşkilatlanmasından sonra bunlardan bazıları kendilerini çeşitli amaçlarla Hz. Ali’ye dayandırdıkları için “Alevi tarikatlar” diye tanınmışlardır. Kadiriyye ve Rifaiyye bunlardandır. Bununla birlikte Alevi teriminin asıl anlamını kazandığı ve yaygın olarak kullanıldığı alan, Hz. Ali hakkında beslenen inançlara dairdir. Genellikle Şiiler veya Şia içinde yer aldıkları kabul edilen bazı mezhepler Alevi terimini alırlar.  Beyaniyye, İsmailiyye ve Batıniyye mensupları Alevi diye bilinirler. Çağımızda asıl Aleviler olarak tanınan iki itikadi mezhep vardır. Bunlardan biri, bugün genellikle Lübnan, Suriye, Hatay yörelerinde varlığını sürdüren Nusayrilik, diğeri ise 13. yüzyılda Anadolu’dakietnik ve sosyal – dini kaynaşmaların bir sonucu olarak ortaya çıkan ve 16. yüzyılda Safeviler’in propagandası ile gelişen Kızılbaşlık’tır. (OCAK,A.Y.,368-369[7])

Alevi, Hz. Ali’yi seven ve ona bağlılık gosteren kimse anlamına gelmektedir. Hz. Muhammed’in “ev halkı” anlamına gelen ve Hz. Ali, Hz. Fatıma, çocukları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ve onların çocukları anlamına gelen “Ehl-i Beyt” sevgisi, Aleviliğin temelini oluşturur.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:12)

Bu şekilde ifade edildiğinde, yani; 12 İmam, Ehl-i Beyt ve Hz. Muhammed’den sonra Hz. Ali’nin imam olmasi gerektiği şeklindeki görüşleri sebebiyle, Alevilik  Şiiliğin bir kolu sayılır. Ancak uygulamada Şiiliğin ana mezhepleri ile uyum göstermeyen Aleviliğin “meşreben batıni” oldugu Alevi yazarlarca ifade edilmektedir.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:9)Alevilik , yazılı kaynakların ötesindeki bir kisim gerçeklerin Alevi din bilginlerine bildirilmiş olduğu ve bunun da babadan oğula devam ettiğine inanıldığından dolayı  “batıni” özellik göstermektedir.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:12)

Bir kimsenin sonradan Alevi olmasi mümkün degildir, Alevi ana-babadan olması gerekmektedir. Hz. Muhammed’in “Ehl-i Beyt”i seven cennete gidecektir” şeklindeki  hadisine bağlı olarak  Aleviler, “Ehl-i Beyt”i çok sevmeleri sebebiyle cennete gideceklerini, başka bir ibadete gerek olmadığına inanırlar.Bu inançlara sahip bir anlayışın İslam’ın dışında gösterilmesi mümkün görünmemektedir. Ancak Alevilik,  kendine has bir İslami anlayisa sahiptir.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:9)

Anadolu Aleviliği köken olarak Şii’likten değil Sunni-Hanefi mezhebinin öğretildigi AhmetYesevi ocağından kaynaklanmıştr. Bu ortamda Aleviliğin ortaya çıkmasında en önemli etken göcebe aşiretlerin, dini, bütün emirleri ile öğrenip yaşama imkanından mahrum olmaları ve onu gelenekleri ile karıştırarak yaşamalarıdır.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:9).

Alevilik, Şamanizm’in İslami bir görünüm altında varlığını sürdürmesidir. Diğer bir ifadeyle, Alevilik, Şamanizm’in bir biçimidir. (KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:10).

Aleviliğin oluşum sürecinde 15. yüzyılın ilk yarısından itibaren Hurufi tesirleri, ikinci yarısından itibaren ise Safevi Şiiliğinin tesirlerinden bahsedilir. Hurufiliğin İran’daki takibin ardından sığındığı coğrafyalardan birisi de Anadolu olmuştur. Yapısı itibarıyla tekke civarında kendisine yer edinen ve karmaşık açıklamalarla dolu bu anlayış Bektaşilik çevresinde etkili olmuştur. (SARIKAYA ,M. S.?,5[8])

2. Bektaşilik

Anadolu’da kök salan bu tarikatın ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. Fakat ismini aldığı ve kurucusu olduğu kabul edilen Hacı Bektaşi Veli (1209-1271?)’den dolayı en erken 13. yüzyıla kadar götürülmüşse de[9]; tarikatın bir bütünlüğe kavuşmasının 14. yüzyılda gerçekleştiği[10] , II.Bayezid (1481-1512) devrinde Balım Sultan (ö. 1516?)’ın Hacı Bektaşi Veli Tekkesi’ninbaşına getirilmesiile tamamen kurumsal bir kimliğe büründüğü[11]  ve 1569-70 yıllarında Sersem Ali Sultan yönetiminde ise merkezi bir teşkilâta dönüştüğü[12] bilinmektedir.(HARMAN,2014:98).

Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli’nin tasavvufi fikirleri çerçevesinde şekillenmiş bir tarikatın adıdır. Hacı Bektaş’ın ismine oranlatarikata Bektaşilik adı verilmiştir.Hacı Bektaş Veli, tasavvufi görüşlerini yaymak için kendisine merkez olarak Suluca Karahöyük’ü merkez edinmiştir.Bugün burası Hacı Bektaş adıyla bilinmektedir.Bektaşilik tarikatı,Anadolu ve Balkanlarda toplumsal hayatı derinden etkilemiş Müslüman tarikatlardan birisidir.(KUTLU,2006:152).

            Yüzyıllar içerisinde gelişen ve geniş bir coğrafyaya dağılan Bektaşilik; Osmanlı yönetimi, özelde ise Yeniçeri Ocağı ile yakın ilişkiler kurmuş bir tarikattır[13].Fakat tarikat ile ocak arasındaki ilişkiler; uzun bir dönemi kapsadığı ve başlangıcından son devrine kadar ki süreçte farklı boyutlar kazandığı için çoğu araştırmacı tarafından tartışmalı bir konu olarak görülmüştür[14].1826 yılında ocağın kaldırılmasıile birlikte Bektaşi tekkelerinin kapatılması, bu iki kurumun bağlantısını gözler önüne sermektedir. 1826 yılından sonra Bektaşilik yasaklı bir döneme girmiştir. Bu süreç; 1826-1848, 1848 sonrası ve İttihak ve Terakki döneminden 1925 yılına kadar üç ayrı kısımda incelenmiştir[15] . Toplamda 99 yıl süren bu yasaklı dönemde özellikle Osmanlı yönetiminin ılımlı tutumundan dolayı Tarikat 1848’lerden sonra tekrar toparlanmaya çalışmıştır[16] .Fakat 1925’te tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kanunu ile birlikte Bektaşi Tarikatı’nın Türkiye sınırları içerisinde kalan tekkeleri tamamen kapatılmıştır. (HARMAN,2014:96).

            Bektaşiliğin tasavvufi sisteminin merkezinde dört kapı kırk makam anlayışı bulunmaktadır. Ancak 15. yüzyılda  Aleviliğe çeşitli Sufi zümrelerin ve Hurufiliğin Bektaşilik içerisine sızması, tarikat üzerinde önemli tesirler bırakmıştır.Bununla birlikte Bektaşilik içerisinde etkili olan, Ahmet Yesevi ve Yunus Emre’de görülen Türk tasavvuf anlayışıdır.Bu anlayış, farklı din ve kültürlerden etkilenmişse de, İslam kimliğini kormuştur.Hacı Bektaş Veli’den sonra tarikatta en etkili olan Balım Sultan olmuştur.Bu yüzden ona tarikatın ikinci piri ve kurucusu olarak bakılır.Balım Sultan,tarikatın erkan ve ayinlerinde önemli yenilikler yapmıştır.Tekkkelerin işleyişini yeniden düzenleyerek köylere ve kasabalara kadar uzanan son derece güçlü ve örgütlü mücerred[17] dervişler teşkilatı haline getirmiştir.Bu yeniliklerin ardından, Bektaşilik iki ayrı kolda varlığını sürdürerek günümüze kadar gelmiştir. Bunlardan birisi Çelebiler, diğeri Babagan olarak bilinmektedir. Çelebiler, kendilerinin Hacı Bektaş neslinden geldiklerini iddia ederler. Kızılbaş zümrelerden bazıları Bektaşiliğin Çelebiler koluna bağlıdırlar. (KUTLU,2006:152-153)

Bektasilik, Haci Bektas-i Veli tarafindan kurulduguna inanilan bir tarikattir. Ancak Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, tevella ve teberra gibi Aleviliğin temel esaslarına bağlı oluşları yüzünden Bektaşiliğe Alevilik denebilir. Bu Alevilik, Sunnilerin Ehl-i Beyt’e olan sevgilerini ifade eder manadan öteye geçemez. Çünkü Türkiye’de her Bektaşi Alevi oldugu halde her Alevi Bektaşi değildir. Bu yüzden Köy Bektaşisi, Şehir Bektaşisi ayırımı yapılmaktadır. Köy Bektaşilerine Alevi denildiği halde Şehir Bektaşilerine Bektaşi denir.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:9).

Bir cevap yazın