tarihinde yayınlandı

Evaluate Avast Anti-virus

Compare Avast and anti-virus software and you will probably see some big names on the list. Avast is mostly a well known merchandise, with great popularity in the computer globe. However , a large number of users will find that it doesn’t live up to the claims it makes. To find out why you should avoid this AVG anti-malware down load and the other options you may have, continue reading this information.

The real winner here is gonna be Avast, although the ui of avast may be incomplete compared to some of the better fits on the market. You get better system performance out of avast, due to real-time safeguard that is provided. Avast also has an advanced disease protection which will protect your computer from spyware and threats as you surf the web, making it a powerful rival in the anti-malware field.

When you really want to get a good overall protection for your PC, then your best option might be to get the final suite of tools by AVG – Security Fit 7 & Anti-Malware Doctor. These are two of the latest anti-malware products readily available, and incorporate an extensive scanner with effective protection against spyware and and other varieties of viruses. Contrary to most other anti-virus tools, AVG Security Selection will also provide you with a powerful and reliable back-up facility that will keep your PERSONAL COMPUTER running efficiently even if you go through a contamination outbreak.

Just like all anti-virus tools, avast has its own set of improvements and secureness packages, that can need to be downloaded and mounted onto your equipment. These revisions and protection packages usually are not included with the fundamental version within the AVG anti-malware, but you can get yourself a dvd separately. Avast antivirus review at antivirus-review.com The two unique premium packages will give you the very best protection and support, and depending on the requirement you can choose one or perhaps the other. Really recommended that you just use all three, as each product will give you different numbers of protection.

AVG security Fit will regularly scan your machine, expecting to remove malware, spyware and also other forms of spyware and attacks. It will eventually automatically take away any attacks that it sees – keeping your computer clean of concerns. When running this search within, it will continually check for any kind of updates, patches and service bags that are out for the version that you’re employing. You’ll receive a notification if virtually any new reliability packages are available. You can then make a decision whether to download and install all of them or disregard them. You are able to manually check for updates and install all of them, or you may opt to delay until the next frequent AVG upgrade is available.

When you compare avast via the internet, the basic version will be quite good. Nevertheless , if you’re buying a great deal around the fastest feasible protection and support, then this AVG Free Antivirus will probably be your best choice. It provides all the typical features of the paid product, together with the added benefits of on-demand scanning feature, web guard, and parental control. It’s significantly better value for money compared to the average anti-malware program, of course, if you prefer the most effective protection and security, in that case this is the best choice. You should definitely make use of this amazing tool.

tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Çevre Politikamız

Çevre Politikamız

Değerli müşterilemiz,

Tablolarınızı size ulaştırırken birden fazla ambalaj katmanı ile tablolarınızı hasarsız olarak üst seviye kalitede size ulaştırmak için özen gösteriyoruz.

Tablonuz paketlenirken dış ortamdan etkilenmeyecek şekilde streç film, karton ambalaj ve darbe koruyucu malzemeler ile size ulaştırılıyor.

Bu süreçte tablonuzu darbelerden ve pisliklerden koruyan en dış katmanda kullanılmış ambalaj kartonları kullanarak  çevreye verdiğimiz zararı en az seviyede tutmaya çalışıyoruz. 

Bize destek vererek çevreye katkıda bulunduğunuz için çok teşekkür ediyoruz. Siz değerli müşterilerimiz adına her yıl ağaç dikerek çevreye verdiğiniz desteği yaşatmak istiyoruz.

tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Elyapimihediyeler.com

Özel tasarım hediyeler sevgililer günü hediye anneler günü veya diğer özel günler için özel tasarım hediyeler arıyorsanız doğru yerdesiniz. Elyapimihediyeler.com sitemiz kişiye özel tasarımları değerli hediyelere dönüştüren butik bir hediye sitesi.

Sevdiklerinizi şaşırtacak onlara özel yapım hediye seçenkleri için Elyapimihediyeler.com sitemizden bizimle iletişime geçin.

Sanal ve yerel mağazalardan farklı olarak kişiye özel tasarlanmış, butik hediye ve tasarımlar konusunda elyapimihediyeler.com sitemizin önemli bir ihtiyacı karşılayacağını umuyoruz. Sevgililer gününde, doğum gününde, özel günlerde sadece size ödel hediye fikirleri için;

Seçtiğiniz hediyenin fiyatını siz belirlersiniz, belirlediğiniz fiyata göre 22 ayar altından, gümüş hammaddeye geniş seçenek.

Seçtiğiniz veya kendi tasarımınızı uygulama imkanı bulursunuz,

İstediğiniz kalitede ve maden üzerine Altın / gümüş gibi seçenekler içinden size uygun olanı seçebilirsiniz.

Özel tasarım hediyeler sevgililer günü hediyesi olarak unutulmaz bir etki yaratacaktır. Sadece sevgililer gününde değil diğer özel günlerde de Anneler günü vb. özel tasarım hediyler hayatınızda fark yaratır.

özel-tasarim-hediye
özel-tasarim-hediye

Bu proje ile bir hedefimizde; hediye seçimi ile birlikte insanların seçtikleri hediyeleri kendi ihtiyaçları doğrultusunda özelleştirme imkanını da sağlamak. Hediyenizin tasarımının maddi ve manevi değeri bizzat sizin ihtiyaçlarınıza göre şekillenir. İsterseniz sonsuza kadar unutulmaz bir hediye olarak özel tasarım altın yüzük veya bir kaç yıl hatırlanacak gümüş hediyler arasında geniş bir seçim yapabilirsiniz.

tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Rituel Kuramı

HAZIRLAYAN : ZELİHA SAYILI KÜÇÜK

GİRİŞ

Ritüel kelime olarak “ayin” anlamına gelmektedir. Bu bağlamda ritüeli anlamak için din, mit, büyü, sembol kavramları çerçevesinde incelemek gerekmektedir. Mit; Geleneksel olarak yayılan veya toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren alegorik bir anlatımı olan halk hikayesi, mitos olarak tanımlanmaktadır[1]. Çalışmada, din ve sembol kavramları da Durkheim’ın görüşlerinden faydalanarak açıklanmaya çalışılmıştır. Bunun yanında ritüel ile ilgili çalışan araştırmacıların görüşlerinden yola çıkarak, ritüelin tanımı ve sanatla olan ilintisine değinilmiştir.


1.RİTÜELİN TANIMI

            Ritüel kelime olarak “ayin” ve  “adet haline gelmiş” anlamına gelmektedir[2]. “Ritüel” için verilen tanımlardan bazıları şöyledir: Ritüel, kişiler ve dünya arasında doğru bir dengenin yakalanabilmesi için bir duyguyu oluşturan veya yeniden yaratan formel ve sembolik davranıştır. Kavram köken itibarıyla rhyme (kafiye), rhythm (ritim), river (ırmak) gibi kelimelerle ortak bir köke sahiptir( Kutlu, 2013:64-65). Ritüelin bunun yanında birçok tanımı bulunmaktadır.

            Ritüel, birey ya da gruplarla ilgili bazı değerlerin, uygun zamanlarda, sembolik ve aşağı-yukarı değişmeyen ardışık davranış biçimleri ile tekrarlanmasıdır. Standartlaşmış ve tekrarlanan sembolik davranış biçimi olan ritüel, bireysellikten öte grup bilincini ve birlikteliğini ortaya koyan duygusal bir kanal, yeni bilgi ve tecrübeler için bir rehber olarak geçmişi günümüze, günümüzü de geleceğe bağlayan bir bağ olarak da tanımlanabilir (Karaman, 2010:229).

            2.EMİLE DURKHEİM VE ÇEŞİTLİ KURAMCILAR IŞIĞINDA RİTÜEL KURAMI

            Ritüel, Durkheim’ın kültür sosyolojisi çerçevesinde değerlendirilen ilk ve temel kavram olarak bilinir. Ritüel, dini ayinleri içerdiği gibi törenleri, şölenleri, bayramları ve toplumsal bağı kuvvetlendiren eylemleri de içermektedir. Yani, ritüel, herhangi bir maksat dolayısıyla, toplumda sürekli bir şekilde ortaya konan kimi özel eylemleri vurgulamaktadır. (Alver, 2010:203-204)

            Durkheim’ın başka bir ifadesine göre ritüeller “insanların kutsal karşısındaki davranış kurallarıdır.” Durkheim’ a göre kutsal şeyler “Tanrılar ya da ruhlar diye isimlendirilen kişisel varlık­lardan ibaret değildir. Bir kaya, bir ağaç, bir su kaynağı, küçük bir taş, bir ağaç parçası gibi her hangi bir şey kutsal olabilir.” Bu genel ifadeye göre daha detaylı biçimde ise kutsal; mekan, zaman, varlık ve nesnede olmak üzere dört farklı şekille ortaya çıkar:

1.      Kutsal mekan: Hac mekanları ve tapınaklar böyle yerlere örnektir.

2.       Kutsal zaman: Bu anlarda özel ritüeller gerçekleştirilir. Yahudilik’teki Şabat kutlamaları buna örnektir.

3.        Kutsal varlık: Başta Tanrı olmak üzere doğaüstü olduğuna inanılan varlık türleridir. Bazen insanlar ya da hayvanlar kutsal sayılırlar. Kabile şefleri, kahinler bunlara örnektir.

4.        Kutsal nesne: Taşıdığına inanılan tabiatüstü güç nedeniyle taş, kutu, asa, yüzük gibi nesnelerin kutsal sayılıyor oluşu ve bu nesnelerle tema­sın özel ritüelleri gerektiriyor olması söz konusudur( Kutlu, 2013:66).

            Ritüeller, Durkheim’ın düşüncesindeki dinin ameli boyutlarıdır. Durkheim’ın din tanımı ise şöyledir: “Bir din, kutsalla yani diğerlerinden ayrılmış ve yasaklan­mış şeyle ilgili inançlar ve amellerden oluşan tutarlı bir sistemdir. Bu inançlar ve ameller, ken­dilerine inanan bütün insanları kilise/cemaat diye isimlendirilen tek manevi bir toplum halinde bir araya getirir.” Buradaki ritüellerle yani amellerle insanlar din sisteminin kutsalları etrafın­da birleşerek bir toplum haline gelmektedir(Kutlu, 2013:65-66).

            Ritüeller, kutsalla ilişkinin teorik boyutunun yani inancın sosyokültürel yaşam içinde sindirilmesini ve kolektif bir paylaşımın konusu haline gelmesini sağlamaktadır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki kutsalla kurulan ilişkinin teorik boyutu kurumsal dinler söz konusu olduğunda genel olarak “inanç”, pratik boyutu ise “ibadet” olarak tanımlanırken, kurumsallaşmamış dinler söz konusu olduğunda teorik boyut “mit” pratik boyut ise “ritüel” olarak kavramsallaştırmaktadır(Şahin, 2008:269-270).

            E.Durkeim mitleri dinin sistemin bir parçası olarak kabul eder. Nasıl hareketler ritüellerin araçları ise kelimeler de mitlerin araçlarıdır. Mit, yaşatıldığı toplum içinde ritüel olarak uygulama şeklinde ayinlerde ya da anlatılarak canlandırılır. Ayini anlatımda vaaz, ilahi, dua, dans, vb. iletişim şekilleri kullanılabilir. Örneğin, Yunanistan’ın Attika bölgesindeki Eleusis kenti, tüm Yunan dünyasında saygı gören ve “Tanrıçalar” olarak adlandırılan Demeter ve kızı Persephone onuruna düzenlenen ritüeller ve gizemleriyle ünlüdür(Sina, 2004:37).

            Durkheim’ın ritüele verdiği önem, doğrudan toplumsal alanla ilgilidir; onun ilgisi ritüelin toplumsal ilişkilerdeki işlevlerine dönüktür. O, ritüeli ahlaka benzetir ve ‘belli bir davranış tarzını emreder’ nitelikte olduğunu ifade eder. Durkheim, ritüeli doğrudan toplumsal (ve kültürel) zemine oturtur ve o zemindeki işlevini merkeze alır. İnsanları bir araya getiren, onları bir amaç etrafında toplayan ritüel, ortak bilincin ışıklarını yakar. Toplumsal hayat, ortak bilinç etrafında kendi sürekliliğini kazanır(Alver, 2010:205).

            Durkheim’in temel hipotezine göre, ritüellerin formundaki ve anlamındaki değişim ve çeşitlilik toplumların yapısındaki değişim ve çeşitlilikle ilgilidir(Peacock, ?:141).Örneğin, arkaik toplumlarda önemli olan iki başlıca ritüel tipi, kurban ayini ve krallık ayinidir. Kurban sayesinde bir papaz, insan ile tanrı arasında oluşan boşlukta köprü kurmaya çalışır(Peacock, ?:143).

            Durkheim, ritüel gibi sembolü de toplumun kurucu öğesi olarak görür. Ona göre semboller olmadan toplum anlaşılamaz. Dinamik, çok yönlü, çok katmanlı bir alan olan semboller, kültür ve kültür sosyolojisinin merkez uğrağıdır. Bu bakımdan sembolden söz etmek, doğrudan kültür ve kültür sosyolojisinden söz etmek demektir(Alver, 2010:207).

            Sembol, bir sosyal durumu somutlaştırmak için kullanılan bir dizi şeyi içerir. Nesne, sözcük (dil/kelime), işaret, mimik, jest gibi araçların kullanılması ile oluşur. Sembol, bir şeyi anlatmak, onu göstermek için başka bir şeyi aracı kılar. Bir soyutlamadır ve estetik bir yaratımdır. Semboller, tıpkı ritüeller gibi insan eylemi ve toplumsal yapı açısından zorunludur; çünkü toplumsallığın dayandığı temel noktadır. İnsan eylemi, bir yönüyle semboliktir; her eylemin göstermek istediği bir durum vardır. Eylemler, sembolik değeri ile anlaşılmalıdır. Anlamlı bir yapı olan eylemler, semboller olmadan gerçek anlamını vermeyebilir. Bu bakımdan sembol, bir kültürel yapıda pek çok şeyi gösterir, pek çok şeye işaret eder. Kültürel hayat, sembol yaratma sürecidir esasen. İnsan, sembol üreten tek varlıktır ve kültür de ona hastır sadece. Kültürün önemli bir yapı taşı olan sembol, anlam yüklüdür ve doğrudan o hayata, o toplumsal bağlama işaret eder. Her toplum mutlaka sembol üretir(Alver, 2010:206). Örneğin insan başının sembolik önemi, Neolitik Dönem boyunca, Konya düzlüğündeki Çatalhöyük’te hem kafatası ile ilişkili olan ritüel uygulamalarda hem de duvar resimlerinde sayısız başsız gövde ve gövdesiz başın yer aldığı sanatta oldukça iyi tanımlanmıştır(Baird, Baysal ve Fairbairn, 2012:125). Çatalhöyük’ün 9,5 kilometre kuzeyinde yer alan Boncuklu’da yapılan kazı çalışmalarında Neolitik ritüel ve simgeciliğe yönelik önemli ipuçları ile karşılaşılmıştır. İnsan ve hayvan başları, muhtemelen yaşam gücünün ve/veya insanların ve hayvanların gücünün sembolüdür(Baird, Baysal ve Fairbairn, 2012:127).

            Max Gluckman ise ritüeli, törensel faaliyetlere benzer fakat mistik düşünceleri de içine alan faaliyetler olarak ele almaktadır. Ritüel katılımcının mutluluğunu etkiler. Bunu onları korumak için ya da onları mutlu etmek için yaptığına inanılır. Bu anlamda ritüel hem tekil bir etkinliğe hem de tüm bir türe işaret eden bir topluluk ismine karşılık gelecek şekilde kullanılmaktadır(Karaman, 2010:229).

            Erving Goffman (1967) gibi sonraki kuramcılar, bütün kişilerarası davranışlarda bireyin ilgisini ilişkili kültürel metinler ve çerçevelere odaklayan ritüelleri vurgulamışlardır. Nitekim, dinsel ritüeller bireylerin etkileşim içinde oldukları her zaman ortaya çıkan seyin sadece özel bir örneğidir(Aslan, 2010:11).

            Goffman, kutsal nesneler ve inançlar ritüellerle yaratılır: kabile toplumlarında (veya kiliselerde) ritüel bir tanrı veya ruh yaratılır; gündelik karsılaşmalar ritüel benlik yaratır. Goffman’a göre ritüeller ayrıca tiyatroya benzer(Aslan, 2010:15).

            Antik Yunan tragedya ve komedyasının kaynağını araştıranlar, dramın tanrı Dionisos için yapılan ritüellerden doğduğunu ileri sür­müşlerdir. Bu sav, Cambridge Okulu denilen ve evrimci görüşe daya­nan antropologların bulguları ile pekişmiştir. Max Müller, Wilhelm Mannhardt, Andrew Tang, E.B. Taylor, William Robertson gibi, ritüel konusunu inceleyen bilim adamları, ilkel insanların inançları ve ritüelleri ile bugünkü halk bayramları arasında bağıntı kurmuşlar­dır. Bu bilim adamlarına göre, modern bayramlar eski büyü törenle­rinin uzantılarıdır. Günlerin uzaması, kışın sona ermesi, tarlaların canlanması, üremenin artması için yapılan törenleri bolluk duası nite­liğindedir. Bayram sırasında cinsel özgürlük tanınması hasadı güven­lik altına almak içindir. Bu törenlerde gerçekleşmesi istenen durum simgesel olarak canlandırılır(Şener, ?: 24-25).

            Evrimci görüşü benimsemiş olan ve bulguları ile bu görüşü geliş­tirmiş olan Sir George James Fraser, ritüellerde yer alan taklit öğesinin mitolojiye geçişini ve çeşitli mitlerde yer alan ölme ve dirilme öyküle­rini aydınlığa çıkarmıştır. Fraser’in izinden giden Jane Harrison, Gilbert Murray, Francis Macdonald Cornford, dramın ritüellerdeki taklitten doğduğunu kabul etmişler ve Antik Yunan dramının yapısal özellikleri ile ritüellerin yapısı arasındaki benzerliğe dikkat çekmişlerdir(Şener,?: 25).

            Fraser’in açıklamasına göre, doğal olayların değişkenliği ilkel insanı doğrudan doğruya etki­lemektedir. Her yıl toprak üzerinde meydana gelen büyük değişiklikler ilkel insanları bu değişiklikler üzerinde düşünmeye zorlamıştır. İlkel insan bu değişiklikleri büyü yolu ile etkileyebileceğine inanmıştır. Yağ­muru yağdırmak, güneşi doğdurmak, yemişleri oldurmak, hayvanları üretmek, baharı getirmek için büyü törenleri yapmıştır (Şener, ?: 26).

            Ritüeller, toplumsal statü ve rollerin de belirleyicisidir. Nitekim doğum, evlenme ve ölüm gibi ritüeller, farklı biçimlerde olmakla birlikte, bireyin bir toplumsal statüden bir başka statüye geçişini simgeleyen ritüellerdir. Kişilerin rol ve statü dönüşümleri sosyal yapıda değişiklikler meydana getirmektedir. Söz konusu sosyal yapıda meydana gelen değişikliklerin mevcut yapıyla çatışan durumlar oluşturmasının önüne ise ritüeller sayesinde geçilmektedir. Zira ritüeller sosyal yapıdaki bu tür dönüşümleri, çatışmaları engelleyerek ya da yaşanan dönüşümü meşrulaştırarak sağlar. Bu noktada ritüellerin dramatizasyon özelliği önemli bir rol oynar. Ritüellerin icra edilen çeşitli rollerden ibaret olan bir tiyatro oyunu gibi dramatik bir yapısı vardır. Ritüel geniş bir toplumsal bağlam içinde, bireye kendi öznel tecrübelerinin yerini tayin etme imkânı tanır. Ritüeller istenilen durumları yaratmak ya da istenilmeyen durumlardan kaçınmak amacıyla icra edilirler(Karaman, 2010:232-233).

            3.RİTÜEL ÇEŞİTLERİ

            3.1.Kutsal ve Kutsal Olmayan Ritüeller

            Ritüeller çoğunlukla kutsal ve kutsal olmayan olmak üzere iki ana gruba ayrılır. Kutsal ritüeller dini inancın ifadesi ve canlandırılmasıyla ilişkili olanlardır. Dini inanç sistemlerinin doğaüstü güçlerle dua yoluyla iletişeme geçmeyi içerdiği varsayılır. Bu güçler ya tanrılarda veya diğer doğaüstü güçlerde bulunur ya da bunlarla sembolize edilir. Veya bunlar tıpkı Amerika ve Avustralya yerlilerinin dinlerinde görülen taşlar, nehirler, ağaçlar, dağlar gibi doğanın kendisinde bulunabilir. Kutsal olmayan ritüeller devlet törenleriyle, günlük yaşamla, sporla ve özel olarak dini karakterde olmayan her türlü faaliyetle ilişkilendirilenlerdir(Çevik, ?:13).

            Ritüellerin çoğu, hatta pek çoğu hem kutsal hem kutsal olmayan niteliktedir. Örneğin, evlenme töreni devletin hukuksal kontratının performansı, dini bir tören ve arkadaşların, aile üyelerinin toplanmasıdır. Tipik bir ABD evlilik töreninin ritüelleri hem kutsal hem kutsal olmayandır. Kutsal evlilik ritüelleri din adamlarının ve duacıların kutsal bir töreni gerçekleştirmesinden ibarettir. Bazı evlilik törenleri bir yargıç veya gemi kaptanı tarafından resmileştirilir ve bu durumlarda devletin kuralları geçerlidir. Bazen evlilik töreninin kutsal bölümü kutsal olmayan bölümünden ayrılarak cami, kilise veya bunun gibi bir mabede taşınabilir(Çevik, ?:13).

            Ritüeller, yapılma amaçlarına ve dönemlerine göre de çeşitli sınıflara ayrılır. Bir statüden başka bir statüye geçişi sembolize eden geçiş/giriş ritüelleri; genellikle, sosyoekonomik temele dayalı farklılıklarla biçimlenen takvimsel ritüeller ile zamanı belirlenmemiş ve ihtiyaç duyulduğu zaman yapılan bireysel veya toplumsal istek ya da isteksizliklerin dile getirildiği kriz ritülleri(Karaman, 2010:235).

            3.1.1.Geçiş/giriş Ritüelleri

            Geçiş/giriş ritüellerinin toplumsal organizeler olmalarına karşılık uygulamaların temel nedenleri bireyseldir. Bireyin bir statüden başka bir statüye geçişini sağlayan geçiş/giriş ritüelleri, mevcut toplumsal statünün bittiğini, bununla birlikte, başka bir statüye girişin toplumsal kabul gördüğünü simgeler. Toplumsal statüdeki değişim, yeni statüye uygun rol değişimini de zorunlu kılar. Yeni statünün gereği, bireyden, beklenen rollerin gerçekleştirilebileceğini kanıtlaması için, bazı topluluklarda çeşitli ritüeller düzenlenmektedir. Doğum, evlilik, ölüm ve üyeliğe kabul ritüelleri, geçiş ritüellerinin en önemlileri ve evrensel nitelikli olanlarıdır(Karaman, 2010:231).

            Geçiş  ritüelleri araştırmasında Victor Turner Gennep üç aşamalı bir ritüel eylemi tespit etmiştir: eşik öncesi, eşik ve eşik sonrası. Yaşamın bir aşamadan ötekine giden bir geçişler dizgesi olduğunu ve tüm yaşam boyunca her bir adımın bir ritüelle belirlendiğine işaret eder(Çevik, ?:18).

            Bir ritüelin eşik aşamasında iki şey yerine getirilir. Birincisi, ritüele maruz kalanlar geçici olarak “hiç” olurlar, uç noktada kırılgan hale gelerek değişime açık olurlar. Kişiler geçmiş kimliklerinden ve sosyal dünyanın statülerinden sıyrılır,  şu veya bu olmadıkları,  şurada veya burada olmadıkları, bir sosyal kendilikten diğerine seyahatin ortasında oldukları bir zaman ve mekâna girerler. Bu zaman içinde, güçsüz ve kimliksizdirler.  İkinci olarak, eşik aşaması boyunca, kişilere yeni kimlikleri kazınır ve yeni kimliklerinin gücü öğretilir. Biçim değiştirmeyi yerine getirmek için birçok yol vardır. Kişiler yemin edebilir, ilim öğrenebilir, özel eylemler öğrenebilir, korkutulabilir, sünnet edilebilir veya dövme yapılabilir. Kültürden kültüre, gruptan gruba, törenden törene değişen olasılıklar sayısızdır. Bir ritüelin eşik aşamasının sonucunda, eylemler ve

tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Kerbela Olayı

HAZIRLAYAN : ZELİHA SAYILI KÜÇÜK

GİRİŞ

Kerbela Olayı, H.10 Muharrem 61/M.10 Ekim 680’de, Hz. Hüseyin’le Emevi hükümdarı Yezid arasında yaşanan, Hz. Hüseyin ve yanındaki 72 kişinin susuz bırakılarak şehit edildiği, İslam tarihinin en önemli olaylarından biridir. Bu olay İslam alemini çok derinden etkilemiş, edebiyata ve diğer sanatlara konu olmuştur. Maktel ve taziye gibi türlerde işlenmiştir.

Kerbela Olayı Hadikatü’s-Süeda ve Maktel’i-Al’i Resul yazmalarının resimlerinde görülmesiyle de önemli bir yer tutar. Ayrıca duvar resimlerinde ve baskılarda da görülmektedir.


1.KERBELA OLAYI’NIN ORTAYA ÇIKIŞI

            Hz. Muhammed’in vefatı ile başlayan hilafet(GÜNGÖR, ?:773),  Hz. Ebu  Bekir’ den sonra sırasıyla ve birtakım yöntemlerle Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali olarak devam etmiş ve vefatlarına kadar İslam toplumunu yönetmişlerdir(KILIÇ, 2010:16). Hilafet konusundaki anlaşmazlık özellikle Hz. Osman’ın halife seçilmesi ile artmış, Hz. Osman’ın akrabalarını önemli mevkilere ataması, onların Arap olmayanlara karşı olumsuz tutumları, ekonomik değişiklikler ve daha bir çok sebep, halife karşıtlarının artmasına sebep olmuştur(GÜNGÖR, ?:773).

           Hz. Ali’nin şehit edilmesinden sonra Kufe’lilerin biati üzerine Hz. Hasan hilafet makamına geçmiş (40/660),  diğer taraftan, Muaviye’de 40/660’ta Kudüs şehrinde Şamlılar tarafından halife ilan edilmiştir(KILIÇ, 2010:16). Hilafeti kendinde toplamak isteyen Muaviye büyük bir ordu ile Kufe’ye yürümüş,  ona karşı koyacak askeri gücü olmayan Hz. Hasan, kardeşi Hüseyin’in karşı gelmesine rağmen, Muaviye adına hilafetten vazgeçmiştir(ÖZKAN, 2010:92). Bazı kaynaklara göre de Hz. Hasan birkaç ay halifelik yaptıktan sonra Kufe Beytü’l-Mal(Hazine)’den bir miktar paranın kendisine (Hasan’a) verilmesi, Hz. Ali ve taraftarlarının cuma günleri camilerde kötülenmemesi ve Fars bölgesindeki Dar-ı Becid denen yerin haracının (Hasan’a) bağışlanması gibi şartlarla iktidarı Muaviye’ye devretmiştir(ÖZKAN, 2010:91). Hz. Hüseyin ve Hucr b. Adi gibi bazı kimseler, Hz. Hasan’ın Muaviye ile anlaşmasına, arkasındaki Müslümanları küçük düşürdüğü gerekçesiyle karşı çıktılarsa da Hasan kararından dönmeyerek adamları ile birlikte Medine’den Kufe’ye gitmiş ve oraya gelen Muaviye’ye vardıkları anlaşmayı şahsen de teyit ettirmiştir(661)(FIĞLALI, 1997:283). Hucr b. Adi, Cemel Vakası’nda ve Sıffin Savaşı’nda Hz. Ali’nin kumandanı olarak bulunmuştur ve Hz. Ali yandaşıdır(BOZKURT, 1998:278). Kişiliği savaşmaya müsait olmayan, özellikle Kufelilerden oluşan taraftarlarına güvenmeyen ve muhtemelen Muaviye ile baş edemeyeceğini anlayan Hz. Hasan, H. 41 yılında bazı taraftarlarının muhalefetine rağmen, hilafeti Muaviye’ye devretmiş ve ardından da Medine’ye gidip oraya yerleşmiştir(ÖZKAN,2010:92). Hz. Hasan burada kendisine yapılan birkaç zehirleme girişiminden sonra, karısı Cu’de’ nin onu zehirlemesiyle vefat etmiştir(669)(FIĞLALI, 1998:283, AND,2010:369).

            Muaviye’nin kurduğu Emevi Devleti, pek çok yerde direnişlerle karşılaşmıştır. Bu direnişin sebeplerinin başında, Muaviye’nin hilafeti zorla elde ettiğini düşünmeleri ve Arap halkını diğer Müslüman milletlerden üstün görmeleri gibi sebepler vardır. Bütün direnişe rağmen Muaviye siyasi birliği sağlamayı başarmıştır. Bununla birlikte hayatının sonlarına doğru oğlu Yezid’i veliaht tayin etmiştir(GÜNGÖR, ?:773-774).

            İslam tarihinde kurul ve seçime dayalı halifelik sistemini değiştirerek yerine oğlunu tayin fikrini (veliahtlık) ilk ortaya atan kişinin Muaviye olduğu bilinir(KILIÇ, 2010:16).

            Hz. Hasan’ın vefatı haberinin Kufe’ye ulaşması üzerine taraftarları Hz. Hüseyin’e, “babasıyla ağabeyinin intikamını almak için emrini beklediklerini”  bildiren bir mektup göndermişlerdir. Hucr b. Adi’nin,  Muaviye’nin emriyle başlatılan camilerde Hz. Ali’ye hakaret etme faaliyetine karşı çıktığı için öldürülmesi üzerine (51/671), Kufe’nin ileri gelenlerinden bir kişi hem bu haberi iletmek hem de Hüseyin’i Kufe’ye getirmek amacıyla Medine’ye gitmiştir. Durumdan haberdar olan Muaviye Hz. Hüseyin’e fitne çıkarmak isteyen kimselere fırsat vermemesi konusunda tavsiyede bulunmuş, o da cevap olarak mektubunda, “Seninle savaşmak ve sana karşı çıkmak niyetinde değilim” demiştir(FIĞLALI, 1998:519).

            Muaviye’nin vefatından (H. 60 / M. 680) sonra Yezid halife olmuştur. Hz. Hüseyin, hilafeti meşru hakkı kabul ettiğinden Yezid’in halifeliğini kabul etmemiştir. Bunu duyan Kufeliler ona mektuplar ve elçiler göndererek halifeliğini kabul etmeye hazır olduklarını bildirmişlerdir. Bunun üzerine Hz. Hüseyin, durumu yerinde incelemesi için Müslim b. Akil’i Kufe’ye yollamıştır. 9 Temmuz 680 tarihinde şehre ulaşan Müslim, Hz. Hüseyin adına biat almaya başlamıştır(FIĞLALI,1998:519). Hz. Hüseyin, Mekke’de Yezid’e biat etmek istemediğinden ve böylesi bir durumda devletin güçlerine karşı kendisine arka çıkacak bir taraftar kitlesine Mekke’de sahip olmadığından dolayı, ayrıca Mekke’de kaldığı takdirde Yezid’in hac dolayısıyla oluşacak kalabalık ve kargaşadan istifade ederek kendisine bir suikast düzenleyebileceğinden endişelendiğinden de Mekke’de kalmak istememiştir(KILIÇ ,2010:30).  Hz. Hüseyin durumu araştırması için gönderdiği Müslim b.Akil’den aldığı iyi haberleri üzerine, yakınları ve ailesi ile birlikte Mekke’den Kufe’ye doğru yola çıkmıştır(680)(GÜNGÖR, ?:774). Müslim, Hz. Ali’nin büyük kardeşi, Hz. Hüseyin’in de amcası olan Akil’in oğludur(YİĞİT, 2006:92).

            Bunların üzerine Yezid, Müslim’in bu faaliyetini öğrenince Kufe Valisi Nu’man b. Beşir el-Ensari’yi görevden alarak yerine Basra Valisi Ubeydullah b. Ziyad’ı tayin etmiş ve ondan Müslim’i şehirden çıkarmasını veya öldürmesini istemiştir(FIĞLALI, 1998:519).Ubeydullah b. Ziyad, kısa zamanda duruma hakim olmuş ve Müslim b. Akil’i şehit ettirmiştir. Hz. Hüseyin Kufe’ye doğru ilerlerken Müslim’in öldüğünü ve Kufe halkının aleyhine döndüğünü öğrenmiş bunun üzerine geri dönmek istemiş(GÜNGÖR, ?:774) fakat bu defa da Müslim’in oğulları ve kardeşlerinin ısrarı üzerine yola devam etmeye mecbur kalmıştır. Bu arada Hz. Hüseyin, taraftarlarına isteyenlerin ayrılabileceğini söylemiş ve o ayrılanlardan sonra  yanında sadece aile fertleriyle birlikte yaklaşık yetmiş kişi kalmıştır(FIĞLALI, 1998:519). Kufe’ ye doğru ilerlerken, yolunu kesen Ubeydullah b. Ziyad kuvvetleriyle karşılaşınca yönünü Kerbela’ya döndürmüştür(GÜNGÖR, ?:774).).  Kerbela bugün Irak devleti sınırları içerisinde bulunan ve ülkenin başkenti Bağdat’ın yaklaşık 100 km güney batısında yer alan önemli bir şehirdir ve Kufe’ye yaklaşık 70 km mesafede bulunmaktadır(ERKOÇOĞLU, 2010:99)

            Yezid Hz. Hüseyin’in Kerbela’ya ulaştığını öğrenince valiye bildirmiş; susuz ve savunmasız bir yerde konaklamaya mecbur edilmesini istemiştir. Yezid, Rey valiliğine getirilen Ömer b. Sa’d’a   ordusuyla Hz. Hüseyin üzerine yürümesini ve bu meseleyi halletmesini emretmiş fakat Ömer b. Sa’d önce bu işe yanaşmak istemese de(FIĞLALI, 1998:520) Yezid’in emrini Hz. Hüseyin’e bildirmiştir. Hz. Hüseyin yapılan görüşmelerde Yezid’e biat etmeyeceğini, bununla birlikte Kufe’ye gitmekten vazgeçtiğini, Şam’a yahut Mekke’ye dönmek istediğini söylemiştir fakat  Ziyad onun bu teklifini kabul etmemiş, teslim olmazsa öldürülmesini emretmiştir. Hz. Hüseyin akrabalarını ve taraftarlarını toplayarak durumu anlatmış, onlardan geri dönmelerini istemiştir. Kuvvetlerdeki dengesizliğe rağmen pek çok kişi Hz. Hüseyin’e bağlılık göstererek, birlikte ölmek istediklerini ifade etmişlerdir. Kararın kesinleştiğini anlayan Ubeydullah b. Ziyad, Hz. Hüseyin taraftarlarının Fırat nehri ile irtibatlarının kesilmesini buyurmuştur(GÜNGÖR, ?:774).

            Ertesi gün Hz. Hüseyin gerekli savaş hazırlıklarını yaptıktan sonra atına binmiş ve önünde bir Kur’an olduğu halde Ömer’in ordusuna yaklaşarak kendisinin buraya geliş amacını anlamalarını, hakkında insaflı hüküm vermeleri halinde saadete kavuşacaklarını ve üzerine yürümelerine gerek kalmayacağını, mazeretini dikkate almamaları durumunda ise istediklerini yapmalarını söylemiştir. Bazı kaynaklara göre Hz. Hüseyin bu konuşmasında anne, babasının ve amcalarının İslam’a hizmetlerini dile getirmiş, Hz. Muhammed’in kendisi hakkındaki övücü ifadelerinden söz etmiş ve kanını akıtmanın büyük vebal doğuracağını hatırlatmıştır. Hz. Hüseyin’in bu konuşması üzerine Yezid yaptıklarına pişman olarak onun safına geçmiştir(FIĞLALI, 1998:520).

            Savaş 10 Muharrem sabahı, Ömer b. Sa’d’ın attığı okla başlamıştır. Yezit’in dört bin kişilik ordusu karşısında yalnız 73 kişiden ibaret olan Hz. Hüseyin ve taraftarları günlerdir çölde açlıktan, susuzluktan bitkin durumda kalmışlar ve her biri kahramanca çarpışarak tek tek şehit olmuştur(GÜNGÖR,774).

            Müslim’in oğlu, babasının kanını yerde bırakmamak için Hz. Hüseyin’den meydana çıkarak savaşma izni istemiş ve şehit olmuştur. Hz. Ali’nin kölesi Sa’d, Cafer-i Sadık’ın oğlu Kasım, Hz. Hüseyin’in köleleri de şehit olmuşlardır. Hz. Hasan’ın oğlu Kasım başı kesilerek şehit olmuş, Kasım’ın kardeşi Abdullah ve   Hz. Hüseyin’in kardeşi Avn da başı kesilerek şehit olduktan sonra geride Hz. Hüseyin’in kardeşi Abbas kalmıştır. İyice susuz kalan Hz. Hüseyin, Abbas’ı Hariciler’den su istemek üzere göndermiştir. Abbas, karşı tarafa geçip su kabını doldurmuş; ancak geri dönerken su elinden alınarak, başı kesilerek şehit edilmiştir. Bunlardan sonra Hz. Hüseyin oğlu Ali Ekber savaşmak için izin istemiş ve savaş meydanına çıkmıştır. Ancak arkasından yapılan bir saldırı ile kolundan yara almış ve Hz. Hüseyin’in yanına dönerek, babasının dizlerinde vefat etmiştir(İSLAMOĞLU, 2010:26).Yalnız kalan Hz. Hüseyin’in küçük oğlu İbrahim susuzluktan ağlamaktadır. İbrahim’i kucağına alarak Hariciler’e seslenen Hz. Hüseyin, oğlunun kaç gündür susuz olduğunu söyler ve bu masum çocuğa su vermelerini ister. Atılan ok ile ağzından yaralanan İbrahim Hz. Hüseyin’in kucağında ölür. Hz. Hüseyin Zülfikarıyla, ok ve mızrağıyla çok kişiyi öldürür. Biraz dinlenmek üzere çadırına döner. Yedi yerinden yaralanmıştır. Yedi yaşındaki Zeynelabidin adındaki oğlu hasta olduğundan savaşa katılmaz, çadırda bekler. Hz. Hüseyin nesillerinin kesilmemesi için Zeynelabin’i saklamalarını emreder(İSLAMOĞLU, 2010:27). Onu teke tek vuruşmada yenemeyeceklerini anlayan Şimr, kalabalık bir grupla hücum etmiştir. Hariciler, Hz. Hüseyin’i ortalarına alarak önce atından düşürülür; ancak atı başından gitmez, kimseyi de ona yaklaştırmaz. Bunun üzerine oklarla atı yaralanır(İSLAMOĞLU, 2010:27). Hz. Hüseyin aldığı çok sayıda kılıç darbesinden ötürü atından düşer, Sinan b. Enes b. en-Nahai’ nin mızrağıyla şehit edilir (H.10 Muharrem 61/M,10 Ekim 680) (GÜNGÖR, ?:774).  

            Hz. Hüseyin’in öldürülmesinden sonra savaş sona ermiş ve çadırlar yağma edilmiştir. Hasta olduğu için savaşta yer alamayan Zeynelabidin ’in öldürülmesine Ömer b. Sa’d engel olmuştur. Cesetler açıkta bırakılarak, kadınlar ve diğer savaş esirleri, şehitlerin başlarıyla birlikte önce Kufe’ye, oradan Dımışk’a (Şam’a) götürülmüştür. Yezid, Zeynelabidin’e ve Ehl-i Beyt (Hz. Muhammed’in soyundan gelenler) kadınlarına önce kötü davranırsa da sonra tavrını değiştirerek  Kerbela’da yağma edilen malların zararını ödemiş ve hepsini Medine’ye göndermiştir(GÜNGÖR,774). Açıkta bırakılan şehit cesetleri, Beni Esed mensubu Gadiriye köylüleri tarafından Hair denilen yerde toprağa verilmiştir. Hz. Hüseyin’in başının ise Yezid’e sunulduktan sonra nereye gömüldüğü bilinmemektedir(ÖZ, 2002:272).

            1.1.Hz.Hüseyin

            Hz. Hüseyin, 10 Ocak 626 tarihinde Medine’de doğmuştur. Hz. Muhammed’in torunu, Hz. Fatıma ile Hz. Ali’nin küçük oğludur. Ağabeyi Hz. Hasan’dır(FIĞLALI, 1998:519). Künyesi “Ebu Abdillah el-Hüseyn b.Ali b.Ebi Talib el-Kureşi el-Haşimi eş-Şehid”(ARSLAN ve ERDOĞAN,2009:3), lakabı “eş-Şehid”dir. Ayrıca kendisine “Reyhanetu’n-Nehi” (Hz. Peygamber’in çiçek demeti) de denir. Göğsünden aşağısının Hz. Peygamber’e çok benzediği rivayet edilir.Doğduğu zaman, Hz. Peygamber, “O, cennet çocuklarının efendisi(seyyid)’dir” demiştir(FIĞLALI, ?:358). Süt annesi Ümmü’l-Fadl’dır. Hz. Hüseyin doğumunun yedinci günü sünnet ettirilmiştir. Hz. Hüseyin ilk iki halife dönemindeki önemli olaylarda fiilen yer almamıştır. Hz. Osman zamanında, Hz. Osman’ın evini kuşatan isyancılara karşı babası Hz. Ali tarafından ağabeyi ile birlikte halifeyi korumak ve onun evine su taşımak üzere görevlendirilmiştir. Hz. Ali halifeliği sırasında Kufe’ye giderek onun bütün seferlerine, Cemel ve Sıffin’e katılmış ve babasının ölümünden sonra onun vasiyeti üzerine ağabeyi Hz. Hasan’a itaat etmiştir. (ARSLAN ve ERDOĞAN, 2009:3). Hz. Hüseyin On İki İmam’ın üçüncüsüdür.

            1.1.1.On İki İmam
            Hz. Ali, oğulları Hasan ve Hüseyin ile birlikte Hüseyin’in neslinden gelen ve imam kabul edilen dokuz kişiye verilen isimdir. İmamlar dönemi ilk imam Ali b. Ebu Talib ile başlar ve on ikinci imam Muhammed el-Mehdi’ye 260 (874) kadar devam eder(FIĞLALI, 2001:143).On iki imamın adları sırasıyla;

1-Hz. Ali(Ebu Talib oğlu Emirü’l-Mü’minin)

2-İmam Hasan(Hasanü’l-Mücteba)

3-İmam Hüseyin(Hüseynü’ş- Şehid)

4-İmam Zeynü’l Abidin(Ali b. Hüseyn Zeynü’l-Abidin): Kerbela Savaşı’nda hasta olduğu için babası savaşa katılmasına engel olmuştur. Ömer b. Sad tarafından korunmuştur. İmam olabilecek tek sağ kalan erkek olduğu için dördüncü imam olmuştur. Yezid’in girişimiyle karısı tarafından zehirlenerek ölmüştür.

5- İmam Bakır(Muhammedü’l-Bakır)

6-İmam Sadık(Ca’fer b. Muhammedi’s- Sadık)

7-İmam Kazım(Musa b. Ca’feri’l-Kazım)

8-İmam Rıza(Ali b. Musa’r-Rıza)

9-İmam Cevad(Muhammed b. Aliyyi’t-Takıyyi’l-Cevad)

10-İmam Hadi(Ali b. Muhammedü’n-Nakiyyi’l-Hadi)

11-İmam Askeri(Hasan b.Aliyyi’l-Askeri)

12-İmam Mehdi(Mehdi b. Hasanü’l-Askeri): Doğumu ve adı herkesten gizlenmiş, kıyamet gününden önce ortaya çıkarak insanları dine döndürüp, mutluluğa kavuşturacağına inanılmıştır(AND, 2010:370-375).

            1.1.2.Ali el-Ekber

            Hz. Hüseyin’in büyük oğludur. Diğer oğlu Zeynelabidin (Zeynü’l Abidin)’in de asıl adı Ali olduğundan, İslam kültür tarihinde bu iki kardeşin büyüğü Ali el-Ekber, küçüğü de Ali el-Asgar diye bilinir. Annesi, sahabeden Urve b. Mes’üd’un torunu Leyla b. Mürre’dir. Medine’de doğup büyüdüğü bilinmekle birlikte doğum tarihi belli değildir. Kerbela Olay’ı sırasında on sekiz veya on dokuz yaşında olduğu ileri sürülmüştür fakat o sırada yirmi beşinde bulunduğu yolundaki rivayetin daha doğru olduğu bilinir; çünkü Kerbela faciasından kurtulan kardeşi Zeynelabidin (Ali el-Asgar)’in o zaman yirmi üç veya yirmi dört yaşında olduğu bilinmektedir.(FIĞLALI, ?:390)

            1.2.Hariciler

            Harici, “çıkmak, itaatten ayrılıp isyan etmek” anlamındaki huruc kökünden, “ayrılan, isyan eden” manasında bir sıfat olan haric kelimesine ek ilave edilmesiyle meydana gelmiş bir terimdir. Topluluk ismi için hariciyye ve havaric kullanılır. Fırkanın adı konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kendilerine karşı isyan ettikleri yöneticilerle fırkanın muhalifleri Havaric ismini “insanlardan, dinden, haktan veya Hz. Ali’den uzaklaşan ve yönetime karşı ayaklanarak cemaatten çıkanlar” anlamında kullanmışlardır. Şehristani’ye göre harici, ümmetin ittifak ettiği meşru bir halifeye baş kaldıran herhangi bir kimsedir. Hariciler’in beğendikleri ve kendilerini ifade için kullandıkları bir isim  “Allah yolunda savaşıp O’nun rızası için canlarını ve mallarını satan ve Allah’ın da bunları cennete karşılık satın aldığı kimseler” anlamındaki görüştür(FIĞLALI, 1997:169).

            Hariciler’in doğuşu, hemen hemen bütün tarihçiler tarafından Sıffin Savaşı’nda hakem meselesinin ortaya çıkışına bağlanmıştır. Buna göre Havaric, hakem tayinini (tahkim) kabul etmesinden dolayı Hz. Ali’den ayrılanların meydana getirdiği bir fırka olarak bilinir(FIĞLALI, 1997:169).

            2.KERBELA OLAYI’NIN YANSIMALARI

            Hz. Hüseyin’in 61/681 yılında Kerbela’da şehit edilişi Müslümanların gönüllerinde derin izler bırakan İslam tarihinin en üzücü olaylarından biri olarak bilinir(İSLAMOĞLU,  2010:17).

            Kerbela Olayı, yaşandıktan itibaren Müslüman milletlerin edebiyatlarında ele alınmaya başlanmıştır. Müslüman yazarların eserlerinde olay, sadece tarihi yönleriyle işlenmemiş, kısa zamanda olayı edebi/estetik bir biçimde anlatma geleneği ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Kerbela olayı şiirlere konu edinilmiştir(ÖZÇELİK, 2010:7). Hz. Peygamberin torunu Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilişini konu alan edebi eserlere “maktel” veya “maktel-i Hüseyn” adı verilmektedir(GÜNGÖR, ?:64). Sözlükte “öldürmek” anlamındaki “katl” kökünden türeyen maktel “birinin öldürüldüğü yer veya öldürülme zamanı; vahşice öldürme; ölümlere sebep olan büyük savaş” demektir(GÜNGÖR, 2003:455). Genellikle on bölümden oluşan maktellerin her bölümü bağımsız bir bölümden oluşur. Topluluk içinde okundukları için bu bölümlere meclis adı verilmiştir(AND, 2010:378). On meclis bulunması Muharremin birinci gününden başlayarak, onuncu günü Aşure’ye kadar her gün bir meclisin okunmasından kaynaklanmaktadır. Bazı makteller on iki meclisten oluşmuş ve her gün bir imam için okunmuştur(KALGAY,  2015:27-28).

            Kerbela Olayı’ndan sonra ortaya çıkan başka bir tür de “taziye” denilen ve İslam’daki tek dram türü olan tiyatro gösterimleridir(AND,2010:377). Taziye, sözlükte “başa gelene sabretmek” anlamındaki “aza” kökünden türeyen taziye “bir kimseyi sabır ve tahammüle teşvik etmek, acılarını paylaşmak” anlamına gelir. Terim olarak özellikle İran Şia’sı arasında Hz. Hüseyin’le beraberindekilerin Kerbela’da şehit edilmesi sebebiyle Muharrem Ayı’nın ilk on günü içinde icra edilen matem merasimlerini ifade eder(ÖZ, 2011:204). Tiyatronun bazı özelliklerini taşıyan bu türün en önemli öğesi şiirdir. İmam ve yandaşları müzikle ezgili şiir okurlar. Taziyede Peygamber ve ailesinin üyeleri, halifeler, kumandanlar, tarih ve efsane kişiler, Hz. Adem ve Havva, Hz. İbrahim, Hz. İsa, Hz. Musa, Timurlenk gibi önemli kişiler vardır. Tevrat ve Kuran’daki mucizeler, mitolojiden hikayeler gibi konular yer alır(KALGAY, 2015:27-29).

            16. yüzyılda İran’da Şiiliğin resmi mezhep olarak kabul edilmesiyle burada da Kerbela Olayı her yıl anılmaya başlanmıştır. İran’da ve Şiilerin bulunduğu bölgelerde 10 Muharrem’de taziye veya şebeh adı ile Kerbela Olayı canlandırılır, zincir ve taşlarla vücutlarını yaralayıp ağlayan insanlar Hz. Hüseyin’e yardım edememiş olmalarından dolayı suçlu olduklarına inanırlar. On gün süre ile su orucu tutarlar. Bu müddet içerisinde ayrıca aynaya bakılmaz, yıkanılmaz, şarkı söylenmez, canlı öldürülmez ve traş olunmaz. Tavşanın yenilmemesi Yezid’in ruhunun bu hayvanın şekline girdiğine inandıklarındandır(ÇAĞLAYAN, 2010:99).

            Arap, Fars ve Türk Edebiyatında çok miktarda maktel yazılmıştır. Tüm İslam edebiyatlarında maktel türünde yazılmış en zirve eser ise Fuzuli’nin Hüseyin Vaiz Kaşifi’nin Ravaztü’ş-Şüheda’sından yararlanarak yazdığı Hadikatü’s-Süeda adlı eseridir. (GÜNGÖR, ?:64) Hadikatü’s-Süeda’sı da Türk edebiyatındaki en önemli maktellerden biridir. Bu eser düzyazı biçiminde eklemeler ve çıkarmalar yapılarak, bazı yerlerine birkaç şiir yerleştirilerek yazılmıştır(KALGAY, 2015:28). Fuzuli Türk edebiyatının yetiştirdiği büyük ve nadir sanatkarlardandır. Muhammed bin. Süleyman olarak da bilinen Fuzuli’nin ölüm tarihi 963/1556’dır.( KARAHAN, ?:245)

            Bilinen bir diğer maktel de Lamii Çelebi’nin kaleme aldığı Maktel-i Al-i Resul’dür. Bu eserin diğerlerinden farkı tarihî gerçeklere daha yakın bir içeriğe sahip olmasıdır(GÜNGÖR, 2003:456). Lamii Çelebi (ö.1532) XV. yüzyılın sonları ve XVI. yüzyılın ilk yarısında yaşamış Osmanlı divan edebiyatının mesnevi şairlerindendir. Kaynaklarda adı Mahmud bin Osman bin Nakkaş Ali bin İlyas olarak geçmektedir. Lamii onun mahlasıdır(KALGAY, 2015:31).

            Hz. Hüseyin’in ve yanındakilerin feci bir şekilde şehit edilmesi sadece edebiyata değil bununla bağlantılı olarak minyatür sanatına da yansımıştır(İSLAMOĞLU, 2010:17).

 Çalışmanın tamamını sorunuz…

tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Platon ve Sanat Anlayışı

HAZIRLAYAN : ZELİHA SAYILI KÜÇÜK

Platon, MÖ. 427 yılında Atina’da , Atina’nın soylu ailelerinden birinin çocuğu olarak doğmuştur.Babasının soyu Atina’ nın son kralı Kodos’a , annesinin ki ise ünlü yasa koyucu Solon’ a kadar gidiyordu. Ayrıca Platon, MÖ. 401 yılında demokrasiyi ortadan kaldıran Otuzlar Hükümeti[1]’nde görev almış olan Kritias ve Karmanides’e de akrabaydı. Platon, çocukluk ve gençlik döneminde yaşadığı aristokrat çevre ve Atina’nın, Perikles sonrası oluşmuş olan yüksek sanat ve edebiyat ortamı dolayısıyla iyi bir eğitim almış, şiirler yazmış, jimnastik, resim ve müzikle uğraşmıştı. Eserleri, yazdığı söylenen üçlü trajedi oyunu, edebiyat, şiir, müzik ve resim konusundaki bilgisine ve onun sanatçı kişiliğine tanıklık etmektedir. Fakat gençliğinde ozan olmayı düşünen Platon’un bütün yazdıklarını, MÖ.407 yılında 20 yaşındayken Sokrates’le tanışmasından sonra yaktığı ve tamamen felsefeye yöneldiği söylenmektedir[2]. Bu tanışma onun hayatında bir dönüm noktası olmuştur. (AKAN , 2012 : 22).

Atina’nın o dönemde içinde bulunduğu politik yapının bozukluğu, kurumların çökmüş olması, değerlerin erozyona uğraması ve sonucunda gelinen noktada sofistlerin, yasaların, siyasi kurumların, inançların, geleneklerin ve ahlaki değerlerin etkisini yok etmeye yönelik tavır ve girişimleri, Atina’nın çöküşünü önleme noktasında Platon’u bir çözüm aramaya itmiştir. (AKAN , 2012 : 23).

Plato’nun mevcut sistemdeki bu aksaklıklarla ilgilenmesinin şüphesiz bir hikayesi vardı ve bu hikayenin ”kahramanı” hocası Sokrates’ten başkası değildi.

Platon, Sokrates’in kişiliğinden ve siyasi, ahlaki öğretisinden çok etkilenerek, bu bozulmuş ortamda, ancak umut veren adalet, erdem, bilgi, doğruluk gibi değerler üzerine kurulacak bir siyasi yapının, kurtuluş olabileceği inancına sahip olmuştur. Bu doğrultuda Atina’nın siyasal hayatında aktif rol oynamak istemiş ve Sparta’ yla MÖ. 441 yılında başlayarak, MÖ.404 yılında Atina’nın yenilgisi ile sonuçlanan Pelopannes Savaşı sonunda kurulan  Otuzlar Hükümeti döneminde, devlette görev almaya karar vermiştir. Fakat Platon bu arzusunu gerçekleştirememiş, hazırlandığı politik kariyeri başlatmayı bir türlü başaramamıştır. Çünkü söz konusu Otuzlar Hükümeti ortaya koyduğu yönetim ve yaptığı olumsuz uygulamalar sonucunda devrilmiştir. Platon, daha sonra yerine kurulan yeni yönetimde görev almayı düşünmüş, fakat bu iktidar sahibi demokratlar da çok sevdiği hocası Sokrates’i, gençliği baştan çıkardığı ve sitenin tanrılarını tanımadığı gerekçesi ile haksız yere suçlayarak, MÖ.399 yılında o günkü uygulama gereği baldıran zehri içirerek, ölmesini sağlamışlardır. Gelinen noktadaki durumun umutsuzluğunu, kendisi şöyle ifade etmiştir:


“Sonuç başlangıçta politik yaşama girmek için güçlü bir istekle dolu olmama karşın, işlerin gidişine baktıkça ve birbiriyle çelişen akımlar tarafından her yöne çekiştirildiklerini gördükçe,… kamu yaşamının genel gidişinde herhangi bir iyileşme olasılığı olup olmadığını aramaktan vazgeçmemiş olsam da, eylemi uygun bir fırsat doğuncaya kadar erteledim. Sonunda, şimdiki bütün devletlerin hepsinin kötü yönetildiklerini anladım.[3]”     (AKAN , 2012 : 23 – 24).

Platon’un hayatını değiştiren ikinci olay ise Sokrates’i salt susturmak adına ölüme mahkum eden bir siyasal düzenin iyileşebileceğine dair inancını tümden yitirmiş olmasıydı. O, olup bitenler sonucunda bizzat aktif siyasete girmekten tamamen vazgeçti ve politik koşulların bir takım reformlar yoluyla düzeltilemeyeceği sonucuna vardı. (AKAN , 2012 : 24).

Aktif politik yaşamda yer edinmeye dönük motivasyonu kaybettiği anlaşılan Plato’nun devlet düzenindeki bazı aksaklıkların giderilmesiyle daha iyiye ulaşılabileceği gibi iyimser düşüncelerini bir kenara bırakmış ve sil baştan yeni bir düzen ve bu düzen için yeni insanlar yetiştirme fikrine kapılmıştır. Öyle ki ilerde bu fikrini hayata geçirecek ve çok geniş bir düzlemde toplumu üç temel kategoriye ayırıp her kategori için ‘mutlak iyi’ ile donatacağı eğitim modelleri geliştirecektir.

Platon, VII. Mektup’ta olağanüstü bir reform olmadıkça durumun değişmeyeceğini, değişimin ancak felsefeyle, yani gerçek felsefeciler, devletlerde politik denetimi kazanıncaya kadar ya da devletleri yönetenlerin gerçek felsefeciler olması halinde mümkün olabileceğini, aksi takdirde kötülüklerin sonu gelmeyeceğini belirtmiştir[4]. Platon’un mevcut durumla ilgili tespiti onun aktif politika yaparak bir şeyleri değiştirebilme umudunu yok etmiştir. Artık kafasındaki ideal devleti oluşturma konusunda elinde yapabileceği tek şey vardır, o da fikirlerini anlatarak, öğreterek sorunlara çözüm bulmak ve düşündüğü devleti oluşturabilmektir. Platon, bu doğrultuda kendini geliştirmek ve ideal devletin oluşmasını sağlayabilecek güce ve bilgiye sahip bir filozof kral bulmak amacıyla seyahatler yapmış ve öğrenciler bulmaya yönelmiştir. Çünkü ona göre asıl çözüm eğitimdedir. (AKAN , 2012 : 25).

Platon’un idealindeki devlet için ihtiyaç duyduğu bireyleri mevcut yöneticilerden çok, verilecek çok boyutlu eğitim sonucunda toplumun iyiliğini en iyi bilecek olan ve bu iyilik dışında başka amacı olmayan filozof-yönetici sınıfından çıkacağına inanmıştır. Toplumu daha iyiye götürecek bu filozof kitlesinin maddi hiç bir beklenti içinde olmaması gerektiğinden eğitilecek yönetici erkin toplum normlarının üstünde bir düşünceye sahip olması ve kendileri dışındakilerden birçok yönden farklı olacağı anlaşılmaktadır. Aslında bu yönetme amaçlı eğitilen filozof kitlesinin toplumun ihtiyaçlarına ve sorunlarına geliştirecekleri çözümler noktasında pratikleşmelerine katkı sağlamakla birlikte tüm yönleriyle çevreleri ‘iyi’, “doğru” normlarıyla sarıldığından bunun insan doğası için karmaşık olması beklenir fakat Platon hiç bir ayrıntıyı atlamayacak şekilde tasarladığı düzende yönetici sınıfı adeta ‘iyi’ ye mahkum etmiştir.

Platon yaptığı seyahatler sonucunda aktif politikada yer alamayacağını anlamış, bunun yerine politikacılar yetiştirmek üzere, yani eğitimci olarak yine politik yaşamın içinde olmayı seçer. Bunu da yazdığı diyaloglar ve kurduğu okulla gerçekleştirir. (AKAN , 2012 : 25 – 26).

MÖ.387 de , Platon felsefeci yöneticiler yetiştirmek üzere ünlü okulu “Akademia” yı kurmuştur. Girişinde “Geometri bilmeyen buraya girmesin” yazar. Tarihin tanıdığı bu ilk felsefe okulu ve üniversitesinde bilim ve felsefe temelinde, politika eğitimi verilmektedir. Bu eğitimde geometri ve matematik bilimlerden aritmetik, astronomi, müzik(armoni) önemli yer tutar. Ayrıca burada tarih, hukuk, retorik, ahlak ve siyaset felsefesi okutulmaktadır. Okul, öncelikle önemli bir araştırma merkezi ve eğitim kurumu olması açısından, ikinci olarak da, Platon’da bilim, felsefe ve sanat ilişkisini gözler önüne sermesi açısından önem taşır. Buna göre, gerçek bilgi veya bilgeliğin özünü, matematiksel bilimlerle felsefenin oluşturduğunu düşünen platon, bilimler sınıflamasının temeline de düzen, ahenk(armoni-uyum) ve bütünlüklü evren fikrini yerleştirir, müziğe de bu ahengi vermesi noktasında, özel bir önem yükler. (AKAN , 2012 : 26).

Platon, toplumda ve devlette ortaya çıkan o günkü mevcut bütün politik sorunların temelinde, ahlaki çöküntünün yattığı düşünür. Başka bir deyişle, zamanın Atinasında bir politik krizin varlığını tespit eden Platon, söz konusu politik krizin gerisinde de ahlaki bir krizin olduğunu düşünür ve bunun çözümü ona göre, ekonomik refah üretmeyi olduğu kadar, “iyi insan yaratmayı” hedefleyen ideal bir düzenin kurulmasında yatmaktadır. O, düşünce sistemini, bunun nasıl olacağı üzerine kurar. Çünkü hocası Sokrates’in de ortaya koyduğu ve hemfikir oldukları konu, etik ve politika arasındaki ilişkinin son derece önemli ve belirleyici olduğudur. Sorun, ahlaki bir sorundur ve krizin ya da sorunun çözümü, sonuçta gelip “adalet”e dayanır. Adalet’i sağlayacak olan devlettir. İnsanlar, sadece filozofların ya da kendilerini felsefeye adamış yöneticilerin yönetiminde doğru ve mutlu bir yaşama sahip olabilirler. Platon’un amacı da insanın iyiliği ve mutluluğudur. Bu da ancak erdemli olmakla mümkün olur. (AKAN , 2012 : 27).

Platon, hiç yazılı eser bırakmayan hocası Sokrates’in tersine, diyalog tarzında çok sayıda eser yazarak felsefesini ortaya koyar. Sokrates’in ölümünden hemen sonra yazmaya başladığı düşünülen Platon, yaklaşık otuz, bazılarına göre de tartışmalı olan otuz beş diyalog yazmıştır. (AKAN , 2012 : 28).

Platon’un diyalogları,  platon yorumcuları arasında tam bir fikir birliğiyle, gençlik, olgunluk ve yaşlılık olmak üzere üç döneme ayrılır. Bu sınıflandırmaya göre;

i) Gençlik diyalogları: Sokrates’in Savunması, Kriton, Euthyphron, Lakhes, İon, Protagoras, Kharmides, Gorgias, Küçük Hippias, Büyük Hippias ve Lysis’ten meydana gelir.

ii) Olgunluk yapıtları: Devlet, Şölen, Phaedros, Euthydemos, Meneksenos, Kratylos adlı diyaloglarından oluşur.İki önemli diyalog, yani Menon ve Phaidon gençlik dönemi diyaloglarıyla göz konusu olgunluk diyalogları arasında bir köprü oluşturmaktadır.

iii) Yaşlılık dönemi diyalogları: Parmenides, Theaetetos, Sofist, Devlet Adamı, Timaios, Kritias, Philebos, Yasalar ve Mektuplar yer almaktadır.(PLATON , 2015 : 15).

Gençlik diyalogları diye tanımlanan başlangıç diyalogları, tamamen Sokrates etkisinde, Sokrates’e olan hayranlığı, takdirini, sevgisini, minnetini göstermeye ve felsefesini tanıtmaya yönelik, Sokrates’in ağzından anlatılmış diyaloglardır. Bu yüzden bunlara Sokratik Diyaloglar da denir. Ağırlıklı olarak ahlaki erdemle ilgili olan bu diyaloglar, MÖ.399-387 yılları arasında yazılmıştır. Bunlardan Apologia Sokrates’in mahkemedeki savunmasını, Kriton hapishanedeki Sokrates’in kaçmayı reddedişiyle ilkelerine bağlılığını, Ion şairlerle güzelliği, Lakhes cesareti, Devlet’in birinci kitabı adaleti, Lysis dostluk, Kharmides ölçülülüğü, Büyük Hippias güzelliği ve Euthyphron ise din ve tanrıya saygıyı ele alıp işler. ( AKAN , 2012 : 28 – 29).

İkinci dönem diyaloglarını oluşturan olgunluk diyaloglarında, kendi görüşlerini ortaya koymaya geçer. Olgunluk dönemi diyaloglarının ve dolayısıyla Platon’un görüşlerinin merkezinde idealar kuramı bulunur. Kuram birçok farklı probleme oldukça yalın bir çözüm getiren kuramdır. Buna göre, idealar kuramıyla platon, iki dünyalı bir varlık sistemi inşa eder. Bu dünyanın ve bu dünyadaki varlıkların, gerçekten var olmadığını, onların sürekli bir değişme içinde bulunduğunu öne süren Platon’a göre gerçekten var olan, ayrı bir dünyada bulunan ve kavram cinsinden varlıklar olarak, idealardır. İdealar, bu dünyadaki varlıkların asılları, ideal örnekleridir. Bu dünyada ne kadar cins varlık varsa, onların birer ilk örneğinin bulunduğunu söyleyen platon, ideaları aynı zamanda ahlaki değerler ve standartlar olarak da değerlendirir. (AKAN , 2012 : 29 – 30).

Platon ideaları bir hipotez olarak ve insanın çabalarını, dünyadaki gayretini temellendirecek şekilde öne sürer. Örneğin bu dünyadaki yaşantımız sırasında hepimiz iyiyi arar, güzelliğin peşinden koşar, adaleti ve eşitliği gerçekleştirmeye çalışırız. Söz konusu ideallerden hiç birinin bu dünyada var olmadığını, hiçbirinin bu dünyada gerçekleşmediğini düşünen Platon, söz konusu idea ya da idealleri, ayrı bir dünyaya yerleştirmiştir. Buna göre, idealar dünyasında ayrı ve kusursuz bir devlet ideası ya da paradigması olduğunu, kusursuz bir insan ideası bulunduğunu, mutlak bir güzellik standardının var olduğunu öne sürer. Bilginin konusu olan bu idealar, onun sisteminin özünü meydana getirir. (AKAN , 2012 : 30).

İnsan mutluluğunu temel almış olan Platon’a göre, insan ancak iyi bir hayatı ve mutluluğu toplum içinde elde edebilir. Çünkü insan tek başına yaşayamaz. İhtiyaçlarını giderebilmek için toplu yaşama ve iş birliğine ihtiyacı vardır. Dolayısıyla birey-insan ile toplum-devlet arasında çok sıkı bir bağ vardır. Toplu yaşamın düzen içinde oluşabilmesi için devlete ihtiyaç vardır. Onun için devletin görevi, “insanların ortaklaşa yaşamlarını, bunlara mutluluk sağlayacak şekilde düzenlemek”’ tir. Platon, devleti insana benzetmektedir ve temel gerçekliğin insan ruhu olduğunu söylemektedir. İnsan ruhundaki üç bölüme karşılık devlette de üç ayrı sınıf vardır ve bunlar birbiriyle örtüşürler. Bunlar akıl, irade ve arzu’dur.  Platon ruhun her bölümüne uyan üç sınıf oluşturur; yöneticiler, koruyucular, üreticiler. Bunların her birinin görevini çok iyi yerine getirmesi gerekir ki, toplumda bir uyum oluşabilsin. Bunun içinde özellikle yöneticiler ve koruyucuların görevlerini çok iyi yapabilmeleri için yetiştirilmeleri ve eğitilmeleri gerekmektedir. Ayrıca onların görevlerini iyi yapmalarını engelleyebilecek düşüncelerden uzak olmalarını sağlamak için onlara kesinlikle mülkiyet yasağı getirtilmiştir. Çünkü yönetici ve koruyucuların maddi konularla ilgilenmeleri, enerjilerini boşa harcamalarına, görevlerini hakkıyla yapmamalarına ve çıkarları doğrultusunda hareket etmelerine neden olacaktır. Devletin ekonomi ile ilgili sınıfı üreticilerdir. İdeal devlette herkesin yaptığı işi en iyi şekilde yapması amaçtır. Çünkü yapılan işte uzmanlaşma, yüksek bir kalite ve kolay üretim demektir. Üretimi yapacak olan üreticilerin görevlerinde uzmanlaşmaları ve işbirliği yapmaları devletin ekonomik olarak güçlü olmasını sağlayacaktır. Üreticiler üçlüyü temsil ederek üretirler ve itaat ederlerken, koruyucular cesareti temsil ederek güvenliği sağlarlar. Yöneticiler de bilgelik kapsamında bilgi ve felsefe aracılığıyla halkın iyi ve mutlu yaşamaları için çalışırlar. Sınıflar arasında geçişler mümkündür bu konu da kesin ve katı kurallar yoktur. (AKAN , 2012 : 38).

Eğitim konusunda, platon daha çok yönetici ve koruyucularla ilgilenir ve bu yüzden de onların çok sıkı bir eğitim alarak yetiştirilmeleri gerektiğini söyler. Fakat öncelikle Platon’un insan ruhunu doğru şekillendirmeyi amaçlayan yeni eğitiminde başlangıçta bütün halkın aldığı temel bir eğitim vardır. Bu eğitim, insanın en fazla şekillendirilmeye uygun olduğu çocukluk dönemini kapsar. (AKAN , 2012 : 38).

Yönetici ve koruyucuların eğitimlerinin asıl önemli dönemi 20 yaşına kadar süren ve ruh ile beden eğitimini kapsayan süreçtir. Bu sürenin sonunda başarılı olanlar, yönetici sınıfını oluşturmak için eğitimlerine daha uzun yıllar devam ederler, kalanlar ise koruyucular sınıfını oluşturarak asker olurlar. Ruh ve beden eğitimini kapsayan bu eğitim süreci çok önemlidir. Gençlerin eğitimi olan bu dönem karakterlerin duygular aracılığıyla şekillendirildiği askerlik ve yöneticilik vasıfları ve ruhunun kazandırılmasının hedeflendiği bir dönemdir. Bedenlerin eğitimi jimnastik, ruhların eğitimi müzik ile yapılır. Aslında müzik eğitimi aynı zamanda sanat eğitimidir. Sanat ve müzik eğitimi, Platon’un yaşamının ilk gençlik yıllarında da önemli ve etkili olmuştur. (AKAN , 2012 : 38 – 39).

Beden eğitimiyle Platon, bedenin disipline edilmesini hedefler. Sporun çok fazla yapılmasının kişiyi kaba ve sert, ihmal edilmesinin  ya da sanat eğitimini fazla vermenin etkisinin ise gevşek ve yumuşak bir karaktere neden olacağını uyarısını yaparak ölçü ve dengenin önemini ortaya koyar. Çünkü fazla yapılan sanat-müzik eğitimi ile oluşabilecek bu tehlike, koruyucuların askerliğe hazırlığı olan bu eğitim sürecini verimsiz kılabilir. Oysa beden eğitiminin amacı, koruyucuları en uygun şekilde yetiştirmektir. 20 yaşında biten bu eğitim süreci sonunda daha üst eğitim olan yüksek eğitim denilen süreç başlar. Bu sürece elverişli olmayanlar koruyucu olmayanlar koruyucu olurken, devam edecekler için filozof-kral olabileceklere yönelik 15 yıllık bir matematik ve diyalektik eğitimi başlar. Platon’un yüksek öğretimi, “Quadrivium” denen ortaçağ üniversite eğitim sistemi olan ve aritmetik, geometri, astronomi ile müziği kapsayan sistemi önceleyen bir eğitimdir. Platon, bu alanlara bir de diyalektiği eklemiştir[5]. Bunda başarılı olanlar içinse yine 15 yıllık bir politika ve devlet yönetimi eğitimi daha vardır ki, ancak filozof olan kişi 50 yaşında artık yönetim kadrolarında görev alabilecek duruma gelmiştir. (AKAN , 2012 : 39 – 40).

Platon sisteminin içinde, felsefenin bütün unsurlarına yer verir. Onun sistemi ayrıntılı bir metafizik ve epistemolojiye ek olarak, hayli zengin bir etik teoriyi, ayrıntılı bir siyaset felsefesini ve eğitim teorisini içerir. Diyalogları, bütün araştırmacılar tarafından, sadece birer felsefe eseri değil, aynı zamanda birer edebiyat şaheseri olarak değerlendirilen platon, hiç kuşku yok ki, hayli zengin bir sanat felsefesi de geliştirmiştir. Hatta onun düşünce tarihinde bir sanat veya anlayışı geliştiren filozof olduğu söylenebilir. (AKAN , 2012 : 41).

Platon, Sokrates’le tanışıp kendini tamamen felsefeye adamadan önce “düşünsel kariyerine lirizm şairi olarak başlamış”, iyi bir sanat eğitimi almış, müzikle, resimle uğraşmış, aşk şiirleri ve bir tragedia yazmıştır. (AKAN , 2012 : 42).

Platon gençliğinde resim sanatıyla ilgilenmiş ve sık sık Ressam Parrhasios ve Heykeltıraş Cleitos gibi sanatçılarla birlikte olmuştur. (FARAGO , 2011 : 33 – 34).

Platon’un yapıtlarında kullandığı diyalog yöntemi, onun sanatsal ifade tarzını ortaya koyabilmesine imkan tanıyan bir yazma yöntemi olmuştur. Diyaloglardaki olay kurgulaması, etkili anlatım onun başarısının kanıtlarındandır. Fakat son dönem diyaloglarında diyalog yöntemi, yerini konferans ve ders verme gibi daha az etkili bir anlatıma bırakmıştır. (AKAN , 2012 : 42).

Platon’un kendi estetik anlayışı üzerine kurduğu soru, estetik’in temelini oluşturan “güzel nedir” (ti esti to kalon) sorusudur ve bu soruyu ilk soran Platon’dur. Estetik, yunanca “aisthesis” sözcüğünden gelmektedir ve duyum, algı, algılamak gibi anlamları vardır. Estetik, güzellik felsefesi ve sanat felsefesi olarak da ifade edilmekle birlikte asıl olan, güzellik temeli üzerine kurulmuş olmasıdır. Bu nedenle platon estetiği ya da sanat felsefesi ve anlayışı gibi ifadeler de kullanılmaktadır.

Devamı için sorunuz.

tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Yazı – Resim

HAZIRLAYAN : ZELİHA SAYILI KÜÇÜK

GİRİŞ

İslam dininde Hz. Muhammed’den sonra inancın sembolü olarak beliren en önemli kişi olan Hz.Ali’nin İslam sanatındaki yerini yalnızca tasvirleriyle sınırlamak doğru değildir. Bu niteliği diğer tüm alanlarda olduğu gibi, kültürün güzel sanatlardaki yansımalarında da çok belirgindir. Hz. Ali’nin Peygambere yakınlığı,kızının eşi, torunlarının babası olması gibi, bir de İslam dininin kurumlaşmasında bilge ve yeni inancın yayılması sırasında, din savaşlarında büyük yararlılıklar göstermesi bir din savaşçısı ve kahraman kimliği de yüklemiştir. İşte İslam kültürünün sanatsal yansımalarında Halifenin (Hz.Ali’nin)bu nitelikleri onun imgesinin belirlenmesinde yönlendirici olmuştur. Sanat dünyasında Hz. Ali’nin dini, tarihi ve efsanevi kimlikleri kimi zaman ayrı ayrı,kimi zaman birlikte,örtüşmüş olarak karşımıza çıkar.(OCAK,A.Y.,2005:217-218[1])


HZ.ALİ

Hz. Ali, M.600 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir.Hz.Muhammed’in amcası Ebu Talib’in en küçük oğludur. Annesi Esed’in kızı Fatıma’dır. Hz.Ali ; “aslan” anlamında “Haydar” , “Allah’ın güçlü aslanı” anlamında “Esedullahi’l-galip”, Allah’ın rızasını kazanmış anlamında “El-murtaza” gibi lakaplarla anılmıştır. Künyesi, Arap adetine göre ilk oğulun adına nispetle “ Hasan’ın babası” anlamına gelen “Ebu’l hasan” ve Hz. Muhammed tarafından verilen “Toprak babası” anlamına gelen “Ebu Turab”’ dır. (KUTLU,S.2006:170).

Hz. Ali beş yaşından, Mekke’de hicrete kadar Hz. Muhammed’in evinde kalmıştır. Hz.Muhammed’in  peygamberliğine ilk iman edenlerden ve Hz. Muhammed’le ilk namaz kılanlardan olduğu bilinmektedir. İslam’ın yayılmasında her zaman Hz. Muhammed’e destek olmuştur. Hz. Muhammed Hz. Ali’yi kendisine kardeş seçmiştir. (KUTLU,S.2006:170-171).

Hz. Ali, Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatıma ile evlenmiş ve bu evlilikten Hasan, Hüseyin ve ölü doğan Muhsin adlı oğulları ile Zeyneb ve Ümmü Gülsüm adlı kız çocukları dünyaya gelmiştir. Hz. Hasan’ın nesli genelde “şerif”, Hz. Hüseyin’in nesli ise “seyyid” ünvanıyla bilinir. (KUTLU,S.2006:171)

Hz. Ali, Hz. Muhammed ile birlikte Tebük dışındaki bütün savaşlara katılmış, bu savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiştir.(KUTLU,S.2006:170-171). Hz. Ali, Müslümanlar arasında ilim, takva, ihlas, samimiyet, fedakarlık, şevkat, merhamet ve kahramanlık gibi yüksek ahlaki ve vasıflar bakımından özel bir yere sahiptir. Aynı zamanda Müslümanlar arasında kahramanlık ve cesaretin simgesi olmuştur.(KUTLU,S.2006:173)

Hz. Ali, 4. Halifedir.  H.40/M.661 yılında (63 yaşında),  Kufe’de, bir harici olan Abdurrahman b. Mülcem tarafından zehirli bir hançerle bir sabah namazında öldürülmüştür. Hilafeti 4 yıl 9 ay sürmüştür.(KUTLU,S.2006:172-173)

Hz.Ali, geleneksel olarak hep güzel yazı yazanların başına yerleştirilmiştir. Hz.Ali’nin özellikle kufi yazının yaratıcısı ve ebru tarzda yazının en üstün uygulayıcısı oldğuna inanılır.(OCAK,A.Y.,2005:218[2])

ŞİİLİK(ŞİA) 

Şia, Arapçada (şy’a) kökünden gelme bir kelimedir ve yaygın olarak “taraftar, yardımcı, fırka” anlamlarına gelir.. Terim olarak Şia, Hz.Muhammed’in vefatından sonra, Hz.Ali ve Ehl-iBeytini (Hz.Muhammed’in ailesi) halifeliğe(imamet)en layık kişi olarak gören ve onu nass[3] ve tayinle “meşru” halife kabul eden; ondan sonraki halifelerinde onun soyundan gelmesi gerektiğine inanan toplulukların ortak adı olmuştur. Ancak “Şia”, Şia’nın fırka olarak ortaya çıkışına kadar, “taraftar” anlamında, Arap dilinde sık sık kullanılmış bir kelimedir. Genel anlamdaki bu kullanış, Hz. Hüseyin’ in Kerbela’ da şehit edilişinden sonraya kadar devam etmiştir.Bu hadiseden kısa bir süre sonra,Emevilere karşı Hz. Hüseyin’in intikamını almak ve Hz.Ali ve soyunun haklarını aramak, onun soyuna yardım etmek için toplananları ve onlara taraftar olanları ifade etmeye başlamıştır. Bu, aynı zamanda ilk Şii fırkalarının, siyaset sahnesinde yavaş yavaş vücut bulmaya başlamalarının da en erken tarihidir.(FIĞLALI,1980:86)

            Şiiliğin doğuş zamanı hakkında değişik görüşler bulunmaktadır. Şii kaynaklar, bu fırkanın, Hz.Muhammed’in sağlığında doğduğunu ve daha o zamanlar, Hz.Ali’nin üstünlüğünü kabul ederek onun tarafını tutanların bir topluluk olarak “Ali Şiası”nı meydana getirdiklerini ileri sürer. Bazı yazarlar; Hz.Muhammed’in vefatından sonra Hz.Ali’nin meşru halife olduğu talebiyle, baştan sona siyasi bir hareket olarak başladığını söyler.Bir kısım yazara göre, siyasi bir hareket şeklinde, Hz. Osman’ın şehit edilişinden sonra ortaya çıkmıştır.Başka bir araştırmacı da “Şia, tartışmalarıİslam içinde, Hz. Muhammed devrinde ortaya çıkan, siyasi tavırları Hz. Osman’ın öldürülmesinden sonra netleşen ve Hüseyin’in öldürülmesinden sonra da sadece kendilerine yol gösteren anlamında tabir edilen, istiklal kazanan bir kitleleşme hareketidir” der. (FIĞLALI,1980:87)

            Diğer fırkalarda olduğu gibi Şiilik de İslam’da ana bünyeden, yani cemaatten ayrılarak yine İslam içinde vücut bulan bir zümreleşme hareketidir. (FIĞLALI,1980:88).  H.65/M.684 yıllarında fiilen ortaya çıkarak Hz.Hüseyin’in intikamını almak üzere toplanan ve onun yardımına gelmedikleri için dövünerek tövbe edenlerin oluşturduğu “tevvabün”(tövbe edenler) hareketi, Şia’nın bir ıstılah haline gelişinin ,yani İslam içinde siyasi bir kitleleşme hareketinin başlamakta oluşunun ilk belirtileridir.

            İslam tarihinde, Hz. Hüseyin’in şehadetinden sonra Emevilere karşı Ehl-i Beyt adına ayaklanan ilk şahıs Hz. Hüseyin’in torunu İmam Zeyd b. Ali b. El-Hüseyin (H.122/M.740)’dir. Onun, Hişam b. Abdilmelik zamanındaki isyanı başarısızlıkla sonuçlanmışsa da, fikirlerini devam ettiren oğlu Yahya(H.125/M.743) ile birlikte “Zeydiyye” ortaya çıkmıştır.

            Daha sonra, bugünkü “İmamiyye” fırkasınca altıncı imam olarak görülen Cafer es-Sadık (H.148/M.765)’ın ölümünden sonra, Ehl-i Beyte bağlananlar arasında ihtilaf çıkmış ve bir kısmı, onun büyük oğlu İsmail’i imam tanıyarak ayrılmışlar ve böylece “İsmailiyye”’yi meydana getirmişlerdir.Bu arada,Ehl-i Beyte taraftar olduklarını söyleyen kitleler ve ya onlar adına ortaya çıkanlar,daima ahenkten mahrum ve sürekli itilaf halinde bulunduklarından, belli isimleri olan ve ya isimsiz bir çok fırkaya ayrılmışlardır. Bunlar arasında, en son şekillenen de “İmamiyye” fırkası olmuştur. Bu mezhep de ortaya çıktıktan sonra, son imamla ilgili olarak, isimsiz bir çok fırkaya ayrılmıştır.(FIĞLALI,1980:90)

Şii’liğin temel yaklaşimi; Hz. Muhammed’den sonra halifeliğin Hz. Ali’nin hakkı olduğu halde ona verilmediği şeklindedir. Hz. Ali’den sonra da onun çocukları Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin ve daha sonra babadan-oğula bir silsile ile devam eder. Burada ilki Hz.Ali olan 12 İmam İnancı, Şii-Caferiyye mezhebi ile Alevilikte ortaktır.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:12)

Şiilik de bir devlet dinidir. İran Araplardan önce bir uygarlığa sahip olduğu için, Arap uygarlığı, varolduğu biçimiyle oraya yerleşemezdi. Perslerin, Sasanilerin egemen olduğu alanlar Şiiliğin egemen olduğu alanlar olmuşlardır. Şiilik İslam’ın İran uygarlığına adapte olmuş biçimidir denilebilir. Ama Aleviliğin ne uygarlıkla ne de devletle ilişkisi yoktur. (KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:12)

(Alevilik ve Alevi Hareketi Üzerine Yazılar, demir küçükaydın)

ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK

1.Alevilik

Alevilik,Hz. Ali’ye bağlılık noktasında birleşen çeşitli dini ve siyasi gruplar için kullanılan bir terimdir.Sözlükte “Ali’ye mensup” anlamına gelir. Alevi terimi İslam kültür tarihinde Hz. Ali soyundan gelenler anlamında; ayrıca siyasi, tasavvufi ve itikadi[4] anlamda kullanılmıştır. Hz. Ali soyundan, oğulları Hasan, Hüseyin, Muhammed b. Hanefiyye, Ömer ve Abbas vasıtasıyla gelenlere Alevi denilmiştir. Emeviler’in son dönemlerinden itibaren Hz. Ali’nin soyundan gelenler, özellikle Hasan ve Hüseyin’in neslinden olanlar için şerif, seyyid  gibi lakaplar yanında Alevi terimi  de kullanılmaya başlanmış ve daha sonraki devirlerde devam etmiştir. Emevi ve Abbasi devirlerinde iktidara karşı Hz. Ali soyuna mensup çevrelerde beliren hareketlerde Alevi terimi kendini göstermiş, fakat Hz. Ali soyu ile hiçbir bağı bulunmayan çevreler de, sadece hareketlerinde ilerlemek ve yaygınlık kazandırmak için kendilerini Aleviliğe dahil etmişlerdir. (OCAK,A.Y.,368-369[5])

İslam siyasi tarihinde ise bu terim ilk defa hilafetle ilgili anlaşmazlıklar sırasında kullanılmaya başlamıştır. Hz. Peygamber’in vefatıyla ortaya çıkan ve üçüncü halifenin öldürülmesinden sonra da şiddetlenen hilafet tartışmalarında, Ali tarafını tutanlara el-Aleviyye veya Şiatü Ali (Ali’ye bağlı olanlar, Ali taraftarları) denilmiştir.Bu anlamıyla Alevi terimi Hz. Ali taraftarlarından oluşan siyasi topluluğu ifade eder. Bununla birlikte, Abbasiler’in iktidarı boyunca merkezi idarenin zayıflaması sonucu İslam dünyasının çeşitli yerlerinde ortaya çıkan ve yerel idareyi ellerine geçiren veya bağımsız devletler kurabilen sülaleler de kendilerinin Hz. Ali soyuna dahil olduklarını göstermek için Alevi terimini kullanmışlardır.(OCAK,A.Y.,368-369[6])

Alevi terimi tasavvufta bazı tarikatların ortak adı olarak da kullanılmıştır. Tasavvufun 11. yüzyıldan itibaren tarikatlar şeklinde teşkilatlanmasından sonra bunlardan bazıları kendilerini çeşitli amaçlarla Hz. Ali’ye dayandırdıkları için “Alevi tarikatlar” diye tanınmışlardır. Kadiriyye ve Rifaiyye bunlardandır. Bununla birlikte Alevi teriminin asıl anlamını kazandığı ve yaygın olarak kullanıldığı alan, Hz. Ali hakkında beslenen inançlara dairdir. Genellikle Şiiler veya Şia içinde yer aldıkları kabul edilen bazı mezhepler Alevi terimini alırlar.  Beyaniyye, İsmailiyye ve Batıniyye mensupları Alevi diye bilinirler. Çağımızda asıl Aleviler olarak tanınan iki itikadi mezhep vardır. Bunlardan biri, bugün genellikle Lübnan, Suriye, Hatay yörelerinde varlığını sürdüren Nusayrilik, diğeri ise 13. yüzyılda Anadolu’dakietnik ve sosyal – dini kaynaşmaların bir sonucu olarak ortaya çıkan ve 16. yüzyılda Safeviler’in propagandası ile gelişen Kızılbaşlık’tır. (OCAK,A.Y.,368-369[7])

Alevi, Hz. Ali’yi seven ve ona bağlılık gosteren kimse anlamına gelmektedir. Hz. Muhammed’in “ev halkı” anlamına gelen ve Hz. Ali, Hz. Fatıma, çocukları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ve onların çocukları anlamına gelen “Ehl-i Beyt” sevgisi, Aleviliğin temelini oluşturur.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:12)

Bu şekilde ifade edildiğinde, yani; 12 İmam, Ehl-i Beyt ve Hz. Muhammed’den sonra Hz. Ali’nin imam olmasi gerektiği şeklindeki görüşleri sebebiyle, Alevilik  Şiiliğin bir kolu sayılır. Ancak uygulamada Şiiliğin ana mezhepleri ile uyum göstermeyen Aleviliğin “meşreben batıni” oldugu Alevi yazarlarca ifade edilmektedir.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:9)Alevilik , yazılı kaynakların ötesindeki bir kisim gerçeklerin Alevi din bilginlerine bildirilmiş olduğu ve bunun da babadan oğula devam ettiğine inanıldığından dolayı  “batıni” özellik göstermektedir.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:12)

Bir kimsenin sonradan Alevi olmasi mümkün degildir, Alevi ana-babadan olması gerekmektedir. Hz. Muhammed’in “Ehl-i Beyt”i seven cennete gidecektir” şeklindeki  hadisine bağlı olarak  Aleviler, “Ehl-i Beyt”i çok sevmeleri sebebiyle cennete gideceklerini, başka bir ibadete gerek olmadığına inanırlar.Bu inançlara sahip bir anlayışın İslam’ın dışında gösterilmesi mümkün görünmemektedir. Ancak Alevilik,  kendine has bir İslami anlayisa sahiptir.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:9)

Anadolu Aleviliği köken olarak Şii’likten değil Sunni-Hanefi mezhebinin öğretildigi AhmetYesevi ocağından kaynaklanmıştr. Bu ortamda Aleviliğin ortaya çıkmasında en önemli etken göcebe aşiretlerin, dini, bütün emirleri ile öğrenip yaşama imkanından mahrum olmaları ve onu gelenekleri ile karıştırarak yaşamalarıdır.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:9).

Alevilik, Şamanizm’in İslami bir görünüm altında varlığını sürdürmesidir. Diğer bir ifadeyle, Alevilik, Şamanizm’in bir biçimidir. (KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:10).

Aleviliğin oluşum sürecinde 15. yüzyılın ilk yarısından itibaren Hurufi tesirleri, ikinci yarısından itibaren ise Safevi Şiiliğinin tesirlerinden bahsedilir. Hurufiliğin İran’daki takibin ardından sığındığı coğrafyalardan birisi de Anadolu olmuştur. Yapısı itibarıyla tekke civarında kendisine yer edinen ve karmaşık açıklamalarla dolu bu anlayış Bektaşilik çevresinde etkili olmuştur. (SARIKAYA ,M. S.?,5[8])

2. Bektaşilik

Anadolu’da kök salan bu tarikatın ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. Fakat ismini aldığı ve kurucusu olduğu kabul edilen Hacı Bektaşi Veli (1209-1271?)’den dolayı en erken 13. yüzyıla kadar götürülmüşse de[9]; tarikatın bir bütünlüğe kavuşmasının 14. yüzyılda gerçekleştiği[10] , II.Bayezid (1481-1512) devrinde Balım Sultan (ö. 1516?)’ın Hacı Bektaşi Veli Tekkesi’ninbaşına getirilmesiile tamamen kurumsal bir kimliğe büründüğü[11]  ve 1569-70 yıllarında Sersem Ali Sultan yönetiminde ise merkezi bir teşkilâta dönüştüğü[12] bilinmektedir.(HARMAN,2014:98).

Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli’nin tasavvufi fikirleri çerçevesinde şekillenmiş bir tarikatın adıdır. Hacı Bektaş’ın ismine oranlatarikata Bektaşilik adı verilmiştir.Hacı Bektaş Veli, tasavvufi görüşlerini yaymak için kendisine merkez olarak Suluca Karahöyük’ü merkez edinmiştir.Bugün burası Hacı Bektaş adıyla bilinmektedir.Bektaşilik tarikatı,Anadolu ve Balkanlarda toplumsal hayatı derinden etkilemiş Müslüman tarikatlardan birisidir.(KUTLU,2006:152).

            Yüzyıllar içerisinde gelişen ve geniş bir coğrafyaya dağılan Bektaşilik; Osmanlı yönetimi, özelde ise Yeniçeri Ocağı ile yakın ilişkiler kurmuş bir tarikattır[13].Fakat tarikat ile ocak arasındaki ilişkiler; uzun bir dönemi kapsadığı ve başlangıcından son devrine kadar ki süreçte farklı boyutlar kazandığı için çoğu araştırmacı tarafından tartışmalı bir konu olarak görülmüştür[14].1826 yılında ocağın kaldırılmasıile birlikte Bektaşi tekkelerinin kapatılması, bu iki kurumun bağlantısını gözler önüne sermektedir. 1826 yılından sonra Bektaşilik yasaklı bir döneme girmiştir. Bu süreç; 1826-1848, 1848 sonrası ve İttihak ve Terakki döneminden 1925 yılına kadar üç ayrı kısımda incelenmiştir[15] . Toplamda 99 yıl süren bu yasaklı dönemde özellikle Osmanlı yönetiminin ılımlı tutumundan dolayı Tarikat 1848’lerden sonra tekrar toparlanmaya çalışmıştır[16] .Fakat 1925’te tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kanunu ile birlikte Bektaşi Tarikatı’nın Türkiye sınırları içerisinde kalan tekkeleri tamamen kapatılmıştır. (HARMAN,2014:96).

            Bektaşiliğin tasavvufi sisteminin merkezinde dört kapı kırk makam anlayışı bulunmaktadır. Ancak 15. yüzyılda  Aleviliğe çeşitli Sufi zümrelerin ve Hurufiliğin Bektaşilik içerisine sızması, tarikat üzerinde önemli tesirler bırakmıştır.Bununla birlikte Bektaşilik içerisinde etkili olan, Ahmet Yesevi ve Yunus Emre’de görülen Türk tasavvuf anlayışıdır.Bu anlayış, farklı din ve kültürlerden etkilenmişse de, İslam kimliğini kormuştur.Hacı Bektaş Veli’den sonra tarikatta en etkili olan Balım Sultan olmuştur.Bu yüzden ona tarikatın ikinci piri ve kurucusu olarak bakılır.Balım Sultan,tarikatın erkan ve ayinlerinde önemli yenilikler yapmıştır.Tekkkelerin işleyişini yeniden düzenleyerek köylere ve kasabalara kadar uzanan son derece güçlü ve örgütlü mücerred[17] dervişler teşkilatı haline getirmiştir.Bu yeniliklerin ardından, Bektaşilik iki ayrı kolda varlığını sürdürerek günümüze kadar gelmiştir. Bunlardan birisi Çelebiler, diğeri Babagan olarak bilinmektedir. Çelebiler, kendilerinin Hacı Bektaş neslinden geldiklerini iddia ederler. Kızılbaş zümrelerden bazıları Bektaşiliğin Çelebiler koluna bağlıdırlar. (KUTLU,2006:152-153)

Bektasilik, Haci Bektas-i Veli tarafindan kurulduguna inanilan bir tarikattir. Ancak Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, tevella ve teberra gibi Aleviliğin temel esaslarına bağlı oluşları yüzünden Bektaşiliğe Alevilik denebilir. Bu Alevilik, Sunnilerin Ehl-i Beyt’e olan sevgilerini ifade eder manadan öteye geçemez. Çünkü Türkiye’de her Bektaşi Alevi oldugu halde her Alevi Bektaşi değildir. Bu yüzden Köy Bektaşisi, Şehir Bektaşisi ayırımı yapılmaktadır. Köy Bektaşilerine Alevi denildiği halde Şehir Bektaşilerine Bektaşi denir.(KÜÇÜKAYDIN,D.,2009:9).